Peygamber
diyarında vakit edalı bir şekilde ilerlerken, iftar hazırlıkları
başlar. Ziyaretçiler Peygamber misafiri olduklarından, bayram yerine
koşan çocuklar misali şerefli sofraya doğru yol alırlar. Mescid-i
Nebevi’nin bahçesi de hakikaten bayram yerini andırarak, bu misali
doğrular.
Rasul-i Ekrem (s.a.v) “Ramazan ayı ümmetimin
ayıdır” buyurmuş ve bu kutlu ayın vesilesi ile kurtuluş müjdesini
vermiştir. Yani ramazan; Müslümanlara manevi hediyelerin sınırsız
dağıtıldığı, şeytanın zincire vurularak ümmetin Allah’a yakınlaşmasının
kolaylaştırıldığı, her iyiliğe kat kat sevap verildiği, af için ufak bir
bahane arandığı, müminlere tanınan en ayrıcalıklı ay kılınmıştır.
Bunca
nimete sebep kılınan bu ayı en güzel nasıl karşılarız? Sorunun cevabı
için Ceziyret-ül Arab’a, sevgilinin şehri Medine’ye, Peygamber diyarına
bir yolculuk yapalım. Nurlu şehirde yaşanan ramazan atmosferine dahil
olmaya cennetten yansıma bir vakit olan ikindi vaktiyle, orta namazla
başlayalım.
Müminin miracı olan namaz, Mescid-i Nebevi’de
Rasulullah’ın (s.a.v) ruhaniyetinin gölgesinde daha bir itinayla
kılınır. Medineliler kılınan bu namazlarla sevgilinin peşi sıra bir bir
miracı dilerler Yüce Yaratıcı’dan. Namazın ardından elleri semaya
kaldırarak, şükredip hamd ederler. Bu hamd-ü senalara karşılık olmalı
ki, kalpler huzurla dolar.
Peygamber diyarında vakit edalı bir
şekilde ilerlerken, iftar hazırlıkları başlar. Ziyaretçiler Peygamber
misafiri olduklarından, bayram yerine koşan çocuklar misali şerefli
sofraya doğru yol alırlar. Mescid-i Nebevi’nin bahçesi de hakikaten
bayram yerini andırarak, bu misali doğrular. İnsanlar mütebessim
çehreleriyle birbirlerine sadakalar dağıtmış olduklarından habersiz; o
gün Rezzak olanın takdir ettiği rızıktan ne kadar pay alacağı endişesine
düşmeden kutlu Nebi’nin (s.a.v) bahçesindeki iftar sofrasında yerlerini
alırlar.
Doyma endişesinden uzak
Mescid-i
Nebevi’nin avlusundaki iftar sofraları uzunca serilen muşambalar
etrafına genç-yaşlı, zengin-fakir fark etmeksizin oturularak şenlenir.
Ezan-ı Muhammediye’nin okunmasına 10-15 dakika kala rızıklar dağıtılır.
Sebillerle zemzem sunulur; yemek ise sünnet üzere hurma, yoğurt, ekmek
ve dukka adında Allah Rasulü’nün yoğurt üzerine ekip yediği baharattan
oluşur. (Dukka, yoğurdun gazını alarak vücuda rahatsızlık vermesini
engelleyen bir baharat…) Ardından, evlerimizdeki iftar sofralarında on
çeşit yemek bulunduğu zamanlarda dahi duyulan doyma endişesinden uzak
bir bekleyiş başlar.
Müminler, Allah Rasulü’nün buyurduğu gibi
“oruçlunun iftar anındaki iki sevincini” bir arada yaşarlar. Ezana
saniyeler kala Rabb’e kavuşma sevincini hayal ederken, güzelim ezan
okunmaya başlar ve gönüllerin pası silinir. Güneş guruba kaysa da, nurlu
şehir daha da aydınlanır. Bu esnada dudaklar farklı kelimelerle
kıpırdasa da kalpler aynı duada birleşir. Ve ertesi gün yeniden kavuşmak
üzere, Allah’ın adıyla o günün orucu uğurlanır. Oruçlar açıldıktan 15
dakika sonra sofralar toplanır. Medine imamı, Bilal-i Habeşi tonuyla
namaza hazırlar Müslümanları. Çok yemenin verdiği rehavetten uzak,
Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna durulur.
Namaz sonrasında müminler,
birbirleriyle kaynaşıp hasbıhal ederler. Her birinin ayrı derdi olmasına
rağmen tasalarını unutarak, ibadette yarışmaya çalışırlar. Bu tatlı
yarışın ardından yatsı vakti girer ve teravih için yeniden Peygamber
mescidinde buluşulur. Namaz içersinde tane tane okunan Kur’an’ın anlamı
düşünülür. “Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin
huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?”
(Mufaffifin, 4-6) mealindeki buyruğa varınca, yere yıkılana kadar
ağlayan, okumaya devam edemeyen İbn Ömer (r.a) gibi, Medine imamı da
ayetlerin anlamını düşünürken ağlamaktan devam edemez olur kıraate.
Böyle bir atmosferde binlerce insanın gözyaşı sel olup akar…
Dökülen
gözyaşları, ardından tövbeyi getirir. Samimiyetle yapılan tövbeler
kalbi yumuşatarak en güzel kıvama getirir, ramazan ayı daha bir
güzelleşir. Temizlenmiş kalpler, güzel hasletleri ihlâsla yerine
getirmeye başlar. İnfak eder, gücü yettiğince sadakalar dağıtırlar.
Allah’ın yardımını dileyerek ve salihlere uyarak büyük mükâfatlar
kazanmak maksadıyla, gece namazına erişenlerden olurlar. Gecenin son
demleri yaklaştığında “Lebbeyk!” nidalarının yankılandığı bilinciyle,
tüm isteklerini bildirirler Yaratan’a. Ardından yeni bir orucun
habercisi olan sahur karşılanır. İşte Medine’de yaşanan bir oruç günü
böylece sona erer...
Mübarek ramazanı Medineli Müslümanlar gibi
biz de en güzel şekilde karşılamaya çalışalım. “Bu ramazan da böyle
geçti, gitti” diyenlerden olmayalım. Bu kutlu ay ne kadar özenle
karşılanır ve ağırlanırsa, o kadar haz verir insana ve kazancı da o
oranda çok olur. Bunu sağlamak, böyle bir ortam oluşturmak bizim
elimizde. Kendimizden başlayarak, ailemize, yakın çevremize emr-i bil
marufla (iyiliği emretmekle) güzellikleri çoğaltmalıdır. Zira ramazanın
şenlenip süslenmesi, insanların güzelleşmesine bağlıdır. Mesela gece
sahura kalkerken varsa küçük aile bireyini de sofraya dahil etmek, minik
kalplerdeki manevi temellerin atılmasına vesile olabilir. Yahut
karşılaşıldığında selam dahi verilmeyen komşuları iftara davet etmek,
kalplerin yumuşayıp birbirine ısınmasını sağlayabilir.
Ramazan
insanlar arasındaki kopmuş bağları onarmak ve yeni bağlar kurmak için de
bir fırsattır. Yeter ki kalplerde yankı bulsun ramazan sedaları.
18 Temmuz 2012 Çarşamba
Hapisten Kurtaran Namaz
Gül
bahçelerinin güzelliği ve mücevherleriyle ünlü Horasan şehrinin adil
bir valisi vardır. Vali halkına hizmet etmeyi kendine büyük bir nimet
bilmektedir. Ancak bu güzel diyarda son günlerde hırsızlık olayları
sıkça görülür. Vali bu konuda titiz davranarak askerlerini çoğunu bu
olay için görevlendirir. Askerler kısa sürede hırsızları yakalar. Yalnız
hırsızlardan biri bir yolunu bulup kaçar. Horasanın dört bir tarafını
aramalarına rağmen bir türlü bulunamaz.
Arama çalışmalarının hızla sürdüğü dönemde bir demircinin yolu Horasan diyarına düşer. Alışverişini ve bütün ihtiyaçlarını giderdikten sonra demirci evine dönmek için yola koyulur. Kaçan hırsızı bulmak için geceleri harıl harıl çalışan askerler demirciyi görürler. Onu kaçan hırsız zannederek yakalarlar. Diğer hırsızlarla birlikte valinin huzuruna çıkarırlar. Vali demircinin bir an önce hapsedilmesini ve cezasının verilmesini söyler.
Demirci başına gelen bu durumdan dolayı çok üzülür. Ama hiç kimseyi de hırsız olmadığına inandıramaz. Ne askerler ne de vali onun sözlerine kıymet verir. Biçare demirci hapishanede abdest alıp namazla Rabbine yönelir. Gece boyu namaz kılıp dua eder. Allah’tan (c.c) namaz ile yardım diler. Her Namazının ardından; “Ya Rabbi! Günahım olmadığını, ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan, ancak sen kurtarırsın” diye gözyaşları içinde yakarır.
Horasan’ın adil valisi o gece bir rüya görür. Dört kuvvetli kimse gelip, tahtını tersine çevirecekleri vakit uyanır. Vali rüyasından tedirgin olur. “Yanlış bir iş mi yaptım?” diye kara kara düşünür. O da kalkar güzel bir abdest alarak iki rekât namaz kılar. Namaz ile Allah’tan yardım diler. Daha sonra tekrar uyur. Yine rüyasında dört adamın gelerek tahtını yıkmak üzere olduğunu görür. Vali gece boyu uykusuz kalır. Bunca halkın kendisine emanet olduğunu düşünerek “Kusurum mu var?” diye gönlüne bir tasa düşer. Bir mazlumun ahını almaktan Allah’a sığınır. Yüreği Allah korkusundan titrediği bir anda bir şairin mısraları gelir aklına. Hece hece dökülür kalbinden diline;
Binlerce top ve tüfek, yapamaz asla,
Gözyaşının seher vakti yaptığını.
Düşman kaçıran süngüleri, çok defa,
Toz gibi yapar, bir müminin duası.
Vali sabah olur olmaz hapishane muhafızını çağırır. Hapishanede bir mazlum kalmış mı, diye araştırılmasını ister. Muhafız bunu bilemeyeceğini yalnız yeni hapse giren birinin durmadan namaz kılıp dua ettiğini söyler. “Öyle dua ediyor ki gözyaşları oluk oluk dökülüyor” der.
Vali o mahkumun hemen yanına getirilmesini ister. Karşısında demirciyi görünce halini hatırını sorar. Bir müddet sohbet ederler. Vali böylece demircinin durumunu anlar. Yanlış bir karar vermekten dolayı da ondan özür diler. Ayrıca ona bin gümüş hediye verir ve şöyle der: “Herhangi bir arzun olunca bana gel!” Demirci ise “Hakkımı helâl ettim ve hediyeni kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeğe gelemem” der. Vali “Niçin?” deyince! Demirci
“Benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, ihtiyacımı başkasına götürmem kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim dualarla, beni sıkıntıdan kurtaran Rabbimi bırakıp da başkasına el acar mıyım hiç? Benim Rabbim nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını açmış, sonsuz ikram sofrasını herkes için kurmuştur. Kim ondan bir şey istedi de, vermedi? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeb ile varmazsan rahmetine kavuşamazsın” der…
Arama çalışmalarının hızla sürdüğü dönemde bir demircinin yolu Horasan diyarına düşer. Alışverişini ve bütün ihtiyaçlarını giderdikten sonra demirci evine dönmek için yola koyulur. Kaçan hırsızı bulmak için geceleri harıl harıl çalışan askerler demirciyi görürler. Onu kaçan hırsız zannederek yakalarlar. Diğer hırsızlarla birlikte valinin huzuruna çıkarırlar. Vali demircinin bir an önce hapsedilmesini ve cezasının verilmesini söyler.
Demirci başına gelen bu durumdan dolayı çok üzülür. Ama hiç kimseyi de hırsız olmadığına inandıramaz. Ne askerler ne de vali onun sözlerine kıymet verir. Biçare demirci hapishanede abdest alıp namazla Rabbine yönelir. Gece boyu namaz kılıp dua eder. Allah’tan (c.c) namaz ile yardım diler. Her Namazının ardından; “Ya Rabbi! Günahım olmadığını, ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan, ancak sen kurtarırsın” diye gözyaşları içinde yakarır.
Horasan’ın adil valisi o gece bir rüya görür. Dört kuvvetli kimse gelip, tahtını tersine çevirecekleri vakit uyanır. Vali rüyasından tedirgin olur. “Yanlış bir iş mi yaptım?” diye kara kara düşünür. O da kalkar güzel bir abdest alarak iki rekât namaz kılar. Namaz ile Allah’tan yardım diler. Daha sonra tekrar uyur. Yine rüyasında dört adamın gelerek tahtını yıkmak üzere olduğunu görür. Vali gece boyu uykusuz kalır. Bunca halkın kendisine emanet olduğunu düşünerek “Kusurum mu var?” diye gönlüne bir tasa düşer. Bir mazlumun ahını almaktan Allah’a sığınır. Yüreği Allah korkusundan titrediği bir anda bir şairin mısraları gelir aklına. Hece hece dökülür kalbinden diline;
Binlerce top ve tüfek, yapamaz asla,
Gözyaşının seher vakti yaptığını.
Düşman kaçıran süngüleri, çok defa,
Toz gibi yapar, bir müminin duası.
Vali sabah olur olmaz hapishane muhafızını çağırır. Hapishanede bir mazlum kalmış mı, diye araştırılmasını ister. Muhafız bunu bilemeyeceğini yalnız yeni hapse giren birinin durmadan namaz kılıp dua ettiğini söyler. “Öyle dua ediyor ki gözyaşları oluk oluk dökülüyor” der.
Vali o mahkumun hemen yanına getirilmesini ister. Karşısında demirciyi görünce halini hatırını sorar. Bir müddet sohbet ederler. Vali böylece demircinin durumunu anlar. Yanlış bir karar vermekten dolayı da ondan özür diler. Ayrıca ona bin gümüş hediye verir ve şöyle der: “Herhangi bir arzun olunca bana gel!” Demirci ise “Hakkımı helâl ettim ve hediyeni kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeğe gelemem” der. Vali “Niçin?” deyince! Demirci
“Benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, ihtiyacımı başkasına götürmem kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim dualarla, beni sıkıntıdan kurtaran Rabbimi bırakıp da başkasına el acar mıyım hiç? Benim Rabbim nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını açmış, sonsuz ikram sofrasını herkes için kurmuştur. Kim ondan bir şey istedi de, vermedi? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeb ile varmazsan rahmetine kavuşamazsın” der…
İNSANIN EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİ: MANEVİ HUZUR
İnsanoğlu
madden acıktığı gibi manevi olarak da açlık hisseden bir varlıktır.
Günümüzde bunalım içerisinde olan pek çok insanın daralması da manevi
olarak aç olmasından kaynaklanır. Zira insanı sıkıntıya sokan tek sebep
fakirlik, işsizlik, hastalık yahut ihtiyarlık değildir. Asıl sebep
insanın kendini mutluluğa ulaştıracak yolları yanlış yerde araması,
maddi olarak doyuma ulaştığı vakit ferahlayacağını varsayarak hareket
etmesidir. Bunun adı da kalp hastalığıdır.
MANEVİ EKSİKLİKLER KALBİ KİRLETİR
Nasıl ki üzerimize giydiğimiz temiz bir giysi dışarının tozu ve çamuru ile kirleniyorsa insanın kalbi de böyle kirlenebilir. İşlenen günahlar, yapılan dedikodu ve gıybetler sonucu kalp zayıflar, kir tutar ve hasta olur. Bu hastalığın sonucunda da insan hiçbir şeyden lezzet alamaz hale gelir. Yaptığı hiçbir iş onu tatmin etmez, daimi bir huzur içerisinde olamaz. İşte bu halde olmamak için kişinin öncelikle güzel bir manevi hayata sahip olması, kalben kendini doyuma ulaştırması gerekmektedir. Bunun en güzel yollarından biri ise Allah rızası için halis bir niyetle kurulan yuvadır.
AİLEDE MANEVİ HAYAT
Güzel bir yuva insanı pek çok açıdan tatmine ulaştıran, manevi olarak insanı doyuran bir kurumdur. Her şeyden önce eşler birbirine sabretmeyi, anlayış göstermeyi, birlikte hareket etmeyi öğrenirler ki bu da dinimizin bize emrettiği müsamaha, sabır ve istişare gibi kavramların yerine getirilmesi için temel hazırlar. Yuvasında Allah rızasını gözeten bir çift sosyal hayatında da manevi hayatında da huzuru daha kolay yakalar. Allah rızası için kurulan bir yuvada yine Allah Teala’nın rızasını gözeterek yapılan her davranış ibadet hükmündedir. Bu şuurda hareket eden bir çift de Allah’ın izni ile manevi hastalıklarından kurtulur ve huzurlu bir hayat sürer.
İnsanın evindeki, ailesindeki manevi hayatı bu sebeple oldukça önemlidir. Hepimizin bildiği üzere Allah Rasulü (s.a.v) “Gece kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran erkeğe Allah rahmet etsin. Eğer eşi kalkıp namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin. Gece kalkıp namaz kılan sonra beyini uyandıran hanıma Allah rahmet etsin. Eğer beyi kalkıp namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin” buyurarak ailedeki manevi hayatın önemine, eşlerin birbirine vesile olmasının gerekliliğine dikkat çekmiştir. Çünkü manevi hastalıkların insanı kuşatması halinde insanoğlu gerçekten meşakkatli bir yola girmiş olur. Bu yola hiç girmemesi içinse kendini hayra ve iyi işlere teşvik edecek birilerinin varlığı oldukça mühimdir. Bunun başında ise insanın ailesi, evindeki manevi hayatı gelmektedir.
AİLEDE BİRLİK HAYATTA HUZUR DEMEKTİR
Unutulmamalıdır ki yüce Rabbimiz kullarının dünya ve ahiret saadetini şuurlu bir kulluğa bağlamıştır. Bu sebeple Rabbimiz’i andığımız ölçüde huzur bulacağımızı ve görevlerimizi eksiksiz yerine getirmek sureti ile ilahi rızayı kazanacağımızı söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra Allah Rasulü “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir” buyurarak birlikte yapılan ibadetin daha efdal olduğuna dikkat çekmiştir. Dolayısı ile yuvada iki kişinin ve hatta çocukların ve varsa ailedeki diğer bireylerin bir araya gelerek yaptığı ibadetin çok daha faziletli olduğunu ve dinimizin bunu teşvik ettiğini söylemek yerinde olacaktır. Ayrıca Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de “(Önce) en yakın akrabanı uyar” (Şuara, 214) buyurarak insanın hayır işlerde ve tebliğde en yakınından başlaması gerektiğini bizlere bildirmiştir. O halde yapmamız gereken öncelikle yuvamızda birlik olmak, ibadete ve Rabbimiz’in rızasını kazanmaya hep beraber gayret göstermektir. Bu hususta başarılı olduğumuz takdirde toplum hayatında ve manevi hayatta huzura ulaşmamız kaçınılmaz olacaktır.
MANEVİ EKSİKLİKLER KALBİ KİRLETİR
Nasıl ki üzerimize giydiğimiz temiz bir giysi dışarının tozu ve çamuru ile kirleniyorsa insanın kalbi de böyle kirlenebilir. İşlenen günahlar, yapılan dedikodu ve gıybetler sonucu kalp zayıflar, kir tutar ve hasta olur. Bu hastalığın sonucunda da insan hiçbir şeyden lezzet alamaz hale gelir. Yaptığı hiçbir iş onu tatmin etmez, daimi bir huzur içerisinde olamaz. İşte bu halde olmamak için kişinin öncelikle güzel bir manevi hayata sahip olması, kalben kendini doyuma ulaştırması gerekmektedir. Bunun en güzel yollarından biri ise Allah rızası için halis bir niyetle kurulan yuvadır.
AİLEDE MANEVİ HAYAT
Güzel bir yuva insanı pek çok açıdan tatmine ulaştıran, manevi olarak insanı doyuran bir kurumdur. Her şeyden önce eşler birbirine sabretmeyi, anlayış göstermeyi, birlikte hareket etmeyi öğrenirler ki bu da dinimizin bize emrettiği müsamaha, sabır ve istişare gibi kavramların yerine getirilmesi için temel hazırlar. Yuvasında Allah rızasını gözeten bir çift sosyal hayatında da manevi hayatında da huzuru daha kolay yakalar. Allah rızası için kurulan bir yuvada yine Allah Teala’nın rızasını gözeterek yapılan her davranış ibadet hükmündedir. Bu şuurda hareket eden bir çift de Allah’ın izni ile manevi hastalıklarından kurtulur ve huzurlu bir hayat sürer.
İnsanın evindeki, ailesindeki manevi hayatı bu sebeple oldukça önemlidir. Hepimizin bildiği üzere Allah Rasulü (s.a.v) “Gece kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran erkeğe Allah rahmet etsin. Eğer eşi kalkıp namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin. Gece kalkıp namaz kılan sonra beyini uyandıran hanıma Allah rahmet etsin. Eğer beyi kalkıp namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin” buyurarak ailedeki manevi hayatın önemine, eşlerin birbirine vesile olmasının gerekliliğine dikkat çekmiştir. Çünkü manevi hastalıkların insanı kuşatması halinde insanoğlu gerçekten meşakkatli bir yola girmiş olur. Bu yola hiç girmemesi içinse kendini hayra ve iyi işlere teşvik edecek birilerinin varlığı oldukça mühimdir. Bunun başında ise insanın ailesi, evindeki manevi hayatı gelmektedir.
AİLEDE BİRLİK HAYATTA HUZUR DEMEKTİR
Unutulmamalıdır ki yüce Rabbimiz kullarının dünya ve ahiret saadetini şuurlu bir kulluğa bağlamıştır. Bu sebeple Rabbimiz’i andığımız ölçüde huzur bulacağımızı ve görevlerimizi eksiksiz yerine getirmek sureti ile ilahi rızayı kazanacağımızı söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra Allah Rasulü “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir” buyurarak birlikte yapılan ibadetin daha efdal olduğuna dikkat çekmiştir. Dolayısı ile yuvada iki kişinin ve hatta çocukların ve varsa ailedeki diğer bireylerin bir araya gelerek yaptığı ibadetin çok daha faziletli olduğunu ve dinimizin bunu teşvik ettiğini söylemek yerinde olacaktır. Ayrıca Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de “(Önce) en yakın akrabanı uyar” (Şuara, 214) buyurarak insanın hayır işlerde ve tebliğde en yakınından başlaması gerektiğini bizlere bildirmiştir. O halde yapmamız gereken öncelikle yuvamızda birlik olmak, ibadete ve Rabbimiz’in rızasını kazanmaya hep beraber gayret göstermektir. Bu hususta başarılı olduğumuz takdirde toplum hayatında ve manevi hayatta huzura ulaşmamız kaçınılmaz olacaktır.
Neden İlla Namaz?
Çocuklarımızı
ne kadar sevdiğimiz sorulsa muhtemelen sevgimizi anlatacak herhangi bir
ölçü koyamayız ortaya. Öyle çok seviyoruz ki onları, hayatımıza
girdikleri andan itibaren geleceğe dair planlarımız, ümit ve
hayallerimiz onlar üzerinden şekilleniyor. İyi bir eğitim almaları,
nitelikli bir iş bulmaları ve nihayet huzurlu bir yuvaya kavuşmaları
için elimizden geleni yapıyoruz. O kadar ki, kendi hayatımızı bir kenara
bırakıp onlarınkini yaşamaya başlıyoruz.
Allah’ın tertemiz bir kalp ve pırıl pırıl bir ruh ile gönderdiği evlatlarımız hayatın kötülüklerinden hiç etkilenmesin istiyoruz aynı zamanda. Güzel ahlak sahibi, Allah’ın rızasını kazanmış birer kul olmalarını arzu ediyoruz. Bu yüzden, kulluk vazifelerinde gösterdikleri en ufak bir çaba bile tarif edilemez bir mutluluk veriyor bize. Hele ki bu çabaları namaz kılma şeklinde başlamışsa, mutluluğumuz katlanıyor. Zira namaz Müslümanca bir hayat inşa etmenin en önemli basamağını oluşturuyor.
Temmuz sayımızın kapak dosyası sözünü ettiğimiz bu fikirden hareketle hazırlandı. Çocuklarımıza namaz kılmayı öğretme ve daha da önemlisi namaz bilinci kazanmalarını sağlama hususunda anne babalara önemli bilgiler aktaran yazıda, namazın onların hayatında hangi güzelliklere vesile olacağı anlatıldı. Evladının namaz kılıp kılmamasını dert edinen, bunun için emek sarf eden anne babaların istifade edeceğini düşünüyoruz.
İki mübarek geceyi içinde bulunduran bu ayda dualarımızın kabul olması dileğiyle, hayrınız bol olsun.
Allah’ın tertemiz bir kalp ve pırıl pırıl bir ruh ile gönderdiği evlatlarımız hayatın kötülüklerinden hiç etkilenmesin istiyoruz aynı zamanda. Güzel ahlak sahibi, Allah’ın rızasını kazanmış birer kul olmalarını arzu ediyoruz. Bu yüzden, kulluk vazifelerinde gösterdikleri en ufak bir çaba bile tarif edilemez bir mutluluk veriyor bize. Hele ki bu çabaları namaz kılma şeklinde başlamışsa, mutluluğumuz katlanıyor. Zira namaz Müslümanca bir hayat inşa etmenin en önemli basamağını oluşturuyor.
Temmuz sayımızın kapak dosyası sözünü ettiğimiz bu fikirden hareketle hazırlandı. Çocuklarımıza namaz kılmayı öğretme ve daha da önemlisi namaz bilinci kazanmalarını sağlama hususunda anne babalara önemli bilgiler aktaran yazıda, namazın onların hayatında hangi güzelliklere vesile olacağı anlatıldı. Evladının namaz kılıp kılmamasını dert edinen, bunun için emek sarf eden anne babaların istifade edeceğini düşünüyoruz.
İki mübarek geceyi içinde bulunduran bu ayda dualarımızın kabul olması dileğiyle, hayrınız bol olsun.
Namazlarınızı nasıl kıldığınıza dikkat edin eksikleriniz olabilir
Kimi
zaman işlerimizi, alışkanlık haline getirdiğimizden olacak ki, alelade
yaparız. Ve bunların içine ibadetlerimizi de dahil ettiğimiz olur. Ancak
şunu unutmamak gerekir ki, ibadetler, bizlerin Allah’a kulluğumuzu
gösteren en önemli fiillerdir. O’na yaklaşmak için vesilelerdir. Bu
itibarla ibadetleri, alışageldiğimiz adetler gibi değil ayrı bir ihtimam
ile yapmamız gerekir. Özellikle namazı mümkün olduğu kadar itidal üzere
kılmalı, acele etmekten sakınmalıyız. Çünkü acele ederek rükünlerini
tam yerine getirmemek, tazîme ve adaba aykırıdır. Namaz müminin miracı,
Rasulullah’ın (s.a.v) tabiriyle “göz nuru”, kalp ve ruhunun sürûrudur.
İnsanın, Allah’a en yakın olduğu böyle bir ibadet halini bir yük kabul
edip onu acele ile adap ve erkanına tam dikkat etmeden bir an evvel
bitirmeye çalışması, namazın manasını anlamaması, manevi ve ruhani
zevkine erememesi demektir.
Namazınız sizden şikayetçi olabilir
Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: “İnsan namazını güzelce kılar, rüku ve secdelerini tam ve itidal üzere yaparsa namaz ona şöyle der: ‘Sen beni nasıl koruduysan Allah da seni korusun.’ Şayet namazı kötü kılar, rüku ve secdelerini eksik ve noksan yaparsa, bu sefer şöyle der: ‘Sen beni nasıl zayi ettin ise Allah da seni öyle yapsın.” Diğer bir hadisi şerifte ise, namazda huzur ve huşû’a kavuşma, tadil-i erkana riayet hususunda şu ölçü nazara verilir: “Sizden biriniz namaz kıldığı zaman veda eder gibi (yani kıldığı o namaz sanki son namazı imiş, bir daha namaz kılmaya ömrü yetmeyecekmiş gibi, tadil-i erkanına riayet ederek) kılsın.” Müslüman, namazını bu duygu içinde kılarsa, kolayca tadil-i erkana riayet edebilir. Kıldığı o namazdan büyük bir huzur duyar, manevi feyz alır.
Namaz hırsızı olmayın
Namazı eksik ve bilgisiz kılan, tadil-i erkana riayet etmeyen kimselere namaz hırsızı denmektedir. Bunlar, farzına, vacibine riayet etmeden acele ile kıldıkları namazlarının ucundan bucağından hırsızlık yapmış sayılmaktadırlar. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: “Bir gün Rasulullah (s.a.v) sahabelere, “Size namaz hırsızından haber vereyim mi?” buyurdular. Sahabeler “Ey Allah’ın Rasulü, kişi namazdan nasıl çalar?” diye hayretle sordular. Rasulullah (s.a.v) “Kişi, kıldığı namazın rüku ve secdelerini noksan yaptığı takdirde namazının hırsızı olmuştur” buyurdular.
Namazını üç kez tekrar etti
Yine Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: Bir adam mescide gelip rüku ve secdelerinde tadil-i erkana riayet etmeden bir namaz kıldı. Nebi (s.a.v) de onu gözetliyordu. Adam namazını bitirip geldi, selam verdi. Rasulullah (s.a.v) adamın selamını aldı ve “Git tekrar kıl, çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu. Adam gidip tekrar kıldı. Rasulullah (s.a.v) tadil-i erkana riayet etmediği için onu üç defa geri çevirdi. Bunun üzerine o adam “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, bundan daha iyisini yapamıyorum, bana öğret, ya Rasulullah” dedi. Rasulullah (s.a.v) bu adama namazı şu şekilde kılmasını tavsiye etti: “Namaza kalktığın zaman, güzelce abdest al, sonra kıbleye dön ve tekbir al. Kur’an’dan bildiğin sonra kolayına gelen bir yeri oku. Sonra rüku et ve azaların yatışıncaya kadar rükuda kal. Sonra başını kaldırarak iyice doğrul! Ardından secdeye git ve azaların yatışıncaya kadar secde halinde kal. Sonra başını kaldır ve azaların yatışıncaya kadar otur! Sonra tekrar secdeye git ve azaların yatışıncaya kadar secde hakinde kal. Bunu bütün namazlarda aynen böyle yap.”
Tadil-i erkana riayet etmek, iç huzurun yani namazın ne denli huşu ve edep içerisinde, Allah korkusuyla ifa edildiğinin göstergesidir. Bu ikisi birbirini tamamlayıcıdır. Zahiren edebine uygun yapılmayan ibadetlerin batının sıhhatli olması beklenemez. Peki bu açıdan bakıldığında namazla ilgili dikkat etmemiz gereken noktalar nelerdir?
Öncelikle bilmemiz gereken şey şu: Namazın, altısı namaz dışında, altısı da namaz içinde olmak üzere on iki farzı bulunur. Bu farzlardan namazın içinde olanlara aynı zamanda “rükün” da denilir. “Rükün”e namazın üzerine bina edildiği ana gövde diyebiliriz. Bir binanın temel, sütun ve direkleri sağlamsa bina sağlamdır; çürükse bina da çürüktür ve her an yıkılmaya hazırdır. Namazın farz olan rükünleri de binanın üzerine kurulduğu ana sütunlara benzer; bu rükünlerin sağlam olması, namazın sıhhatinin şartlarındandır. Birisinin düzgün olmaması namazın sıhhatine engel olur. Mesela namazda iftitah (başlangıç) tekbiri, kıyam, kıraat, rüku, secde ve teşehhüt miktarı oturmak farz olduğundan, bunların birinin eksik olması halinde namaz sahih olmaz.
Bu anlamda tadil-i erkanda; namazın rükünlerini rükün yapan temel davranışlardır. Bir başka ifadeyle namazın hakkını vererek kılmaktır. Namazda huşu ile tadil-i erkan arasında bir bağlantı vardır. Tadil-i erkan, namazı adap ve erkanına uygun bir biçimde; kıyam, rüku, secde, kavme, kaade gibi hareketlerin ve kıraat gibi okumalar ve duaların hakkını tam vererek kılmaktır. Tadil-i erkan, Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre vacip ise de İmam Ebu Yusuf’a göre farzdır. Yine tadil-i erkan Şafii mezhebince farzdır. Fıkıh alimleri tadil-i erkan deyimi ile, kılınan namazın şekil ve görünüş itibariyle eksiksiz ve olmasını kastederler. Bu durumda tadil-i erkanı da namazın ana çatısının içinde saymalı ve namazda tadil-i erkana riayet etmelidir.
Namazda tadil-i erkandan sayılan davranışlar özetle şöyledir:
1. Kıyamda dimdik durmak, sallanmamak, sağa sola eğilmemek. 2. Rükuda başı ve sırtı bir hizada dümdüz tutmak, dizleri kırmamak, avuçlar ile diz kapaklarını kavramak, kolları vücuda yapıştırmamak. Kadınlar, az eğilirler, ellerini kapalı olarak dizlerinin üzerine koyarlar. 3. Rükuda en az bir defa “sübhanerabbiye`l-azîm” diyecek kadar beklemek (3 defa söylemek sünnettir.) 4. Rükudan kalktıktan sonra belini iyice doğrultmak ve burada “sübhanallah” diyecek kadar beklemek. 5. Secdede alınla beraber burnu da yere koymak, kolları vücuda ve yere yapıştırmamak. Kadınlar kollarını vücutlarına ve yere yapışık koyarlar. Karınlarını da uylukları üzerine koyarlar. 6. Secdede en az bir kere “sübhanerabbiye`l-a`la” diyecek kadar beklemek (3 defa söylemek sünnettir.) 7. İki secdeyi birbiri ardınca yapmak ancak iki secde arasında “sübhanallah” diyecek kadar beklemek. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) bir hadisi şerifte, “Sizden biri, rüku ve secdelerde belini (tam olarak) doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz” buyurur.
Namazınız sizden şikayetçi olabilir
Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: “İnsan namazını güzelce kılar, rüku ve secdelerini tam ve itidal üzere yaparsa namaz ona şöyle der: ‘Sen beni nasıl koruduysan Allah da seni korusun.’ Şayet namazı kötü kılar, rüku ve secdelerini eksik ve noksan yaparsa, bu sefer şöyle der: ‘Sen beni nasıl zayi ettin ise Allah da seni öyle yapsın.” Diğer bir hadisi şerifte ise, namazda huzur ve huşû’a kavuşma, tadil-i erkana riayet hususunda şu ölçü nazara verilir: “Sizden biriniz namaz kıldığı zaman veda eder gibi (yani kıldığı o namaz sanki son namazı imiş, bir daha namaz kılmaya ömrü yetmeyecekmiş gibi, tadil-i erkanına riayet ederek) kılsın.” Müslüman, namazını bu duygu içinde kılarsa, kolayca tadil-i erkana riayet edebilir. Kıldığı o namazdan büyük bir huzur duyar, manevi feyz alır.
Namaz hırsızı olmayın
Namazı eksik ve bilgisiz kılan, tadil-i erkana riayet etmeyen kimselere namaz hırsızı denmektedir. Bunlar, farzına, vacibine riayet etmeden acele ile kıldıkları namazlarının ucundan bucağından hırsızlık yapmış sayılmaktadırlar. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: “Bir gün Rasulullah (s.a.v) sahabelere, “Size namaz hırsızından haber vereyim mi?” buyurdular. Sahabeler “Ey Allah’ın Rasulü, kişi namazdan nasıl çalar?” diye hayretle sordular. Rasulullah (s.a.v) “Kişi, kıldığı namazın rüku ve secdelerini noksan yaptığı takdirde namazının hırsızı olmuştur” buyurdular.
Namazını üç kez tekrar etti
Yine Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: Bir adam mescide gelip rüku ve secdelerinde tadil-i erkana riayet etmeden bir namaz kıldı. Nebi (s.a.v) de onu gözetliyordu. Adam namazını bitirip geldi, selam verdi. Rasulullah (s.a.v) adamın selamını aldı ve “Git tekrar kıl, çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu. Adam gidip tekrar kıldı. Rasulullah (s.a.v) tadil-i erkana riayet etmediği için onu üç defa geri çevirdi. Bunun üzerine o adam “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, bundan daha iyisini yapamıyorum, bana öğret, ya Rasulullah” dedi. Rasulullah (s.a.v) bu adama namazı şu şekilde kılmasını tavsiye etti: “Namaza kalktığın zaman, güzelce abdest al, sonra kıbleye dön ve tekbir al. Kur’an’dan bildiğin sonra kolayına gelen bir yeri oku. Sonra rüku et ve azaların yatışıncaya kadar rükuda kal. Sonra başını kaldırarak iyice doğrul! Ardından secdeye git ve azaların yatışıncaya kadar secde halinde kal. Sonra başını kaldır ve azaların yatışıncaya kadar otur! Sonra tekrar secdeye git ve azaların yatışıncaya kadar secde hakinde kal. Bunu bütün namazlarda aynen böyle yap.”
Tadil-i erkana riayet etmek, iç huzurun yani namazın ne denli huşu ve edep içerisinde, Allah korkusuyla ifa edildiğinin göstergesidir. Bu ikisi birbirini tamamlayıcıdır. Zahiren edebine uygun yapılmayan ibadetlerin batının sıhhatli olması beklenemez. Peki bu açıdan bakıldığında namazla ilgili dikkat etmemiz gereken noktalar nelerdir?
Öncelikle bilmemiz gereken şey şu: Namazın, altısı namaz dışında, altısı da namaz içinde olmak üzere on iki farzı bulunur. Bu farzlardan namazın içinde olanlara aynı zamanda “rükün” da denilir. “Rükün”e namazın üzerine bina edildiği ana gövde diyebiliriz. Bir binanın temel, sütun ve direkleri sağlamsa bina sağlamdır; çürükse bina da çürüktür ve her an yıkılmaya hazırdır. Namazın farz olan rükünleri de binanın üzerine kurulduğu ana sütunlara benzer; bu rükünlerin sağlam olması, namazın sıhhatinin şartlarındandır. Birisinin düzgün olmaması namazın sıhhatine engel olur. Mesela namazda iftitah (başlangıç) tekbiri, kıyam, kıraat, rüku, secde ve teşehhüt miktarı oturmak farz olduğundan, bunların birinin eksik olması halinde namaz sahih olmaz.
Bu anlamda tadil-i erkanda; namazın rükünlerini rükün yapan temel davranışlardır. Bir başka ifadeyle namazın hakkını vererek kılmaktır. Namazda huşu ile tadil-i erkan arasında bir bağlantı vardır. Tadil-i erkan, namazı adap ve erkanına uygun bir biçimde; kıyam, rüku, secde, kavme, kaade gibi hareketlerin ve kıraat gibi okumalar ve duaların hakkını tam vererek kılmaktır. Tadil-i erkan, Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre vacip ise de İmam Ebu Yusuf’a göre farzdır. Yine tadil-i erkan Şafii mezhebince farzdır. Fıkıh alimleri tadil-i erkan deyimi ile, kılınan namazın şekil ve görünüş itibariyle eksiksiz ve olmasını kastederler. Bu durumda tadil-i erkanı da namazın ana çatısının içinde saymalı ve namazda tadil-i erkana riayet etmelidir.
Namazda tadil-i erkandan sayılan davranışlar özetle şöyledir:
1. Kıyamda dimdik durmak, sallanmamak, sağa sola eğilmemek. 2. Rükuda başı ve sırtı bir hizada dümdüz tutmak, dizleri kırmamak, avuçlar ile diz kapaklarını kavramak, kolları vücuda yapıştırmamak. Kadınlar, az eğilirler, ellerini kapalı olarak dizlerinin üzerine koyarlar. 3. Rükuda en az bir defa “sübhanerabbiye`l-azîm” diyecek kadar beklemek (3 defa söylemek sünnettir.) 4. Rükudan kalktıktan sonra belini iyice doğrultmak ve burada “sübhanallah” diyecek kadar beklemek. 5. Secdede alınla beraber burnu da yere koymak, kolları vücuda ve yere yapıştırmamak. Kadınlar kollarını vücutlarına ve yere yapışık koyarlar. Karınlarını da uylukları üzerine koyarlar. 6. Secdede en az bir kere “sübhanerabbiye`l-a`la” diyecek kadar beklemek (3 defa söylemek sünnettir.) 7. İki secdeyi birbiri ardınca yapmak ancak iki secde arasında “sübhanallah” diyecek kadar beklemek. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) bir hadisi şerifte, “Sizden biri, rüku ve secdelerde belini (tam olarak) doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz” buyurur.
ZELLETÜ’L-KARÎ NEDİR?
“ZELLETÜ’L-KARΔ NEDİR?
Kur’an, namazda kıyam halinde iken yani ayakta dururken okunur. Namazda, Fatiha’dan sonra okunması gereken asgari miktar, kısa bir sure veya kısa üç ayet veya buna denk bir uzun ayettir. Namazda kıraat ederken her rekatta okunan Fatiha suresini ve arkasından eklenmek üzere birkaç surenin iyi ezberlenmesi ve okuyuşlarda titiz davranılması gerekeceği bellidir. Bununla birlikte Kur’an okurken çeşitli sebeplerle okuma hatası yapılabilir.
Bu okuyuş hataları ve dil sürçmesi fıkıh terminolojisinde “zelletü’l-karî” olarak adlandırılır. Alimler okuyuşta yapılan hataların, kıraat şartının yerine gelip gelmediğine, dolayısıyla namazın sahih olup olmadığına etkisi üzerinde birtakım ölçüler getirmişlerdir. Burada tamamını zikretmek mümkün değildir ancak birkaç hatırlatmada bulunmak istiyoruz:
KIRAATTE GENELDE YAPILAN HATALAR
Kur’an-ı Kerim’in bir kelimesi kasten değiştirilir de, bununla mana değişmiş olursa, namaz ittifakla bozulur. Kur’an okunurken durulmayacak yerde durulsa alimlerin görüşüne göre namaz bozulmaz. Çünkü bunda da çoğunluk için bir güçlük vardır, herkes manayı bilip ona göre Kur’an okuyamaz. Ayrıca unutmak ve nefes kesilmek gibi hallerden de kurtulamaz. Bunun için “Lâ ilâhe” diyerek durduktan sonra “illallah” denilse veya “Kâleti’l-Yehudu=Yahudiler dedi” deyip durulduktan sonra “Uzeyrün ibnullahi=Üzeyr Allah’ın oğludur” diye başlanılsa, tercih edilen görüşe göre, namaz bozulmaz. Ancak ayetin manalarını bilen kimsenin böyle yapmaması gerekir.
Bir harfi başka bir harf yerine okumak manayı değiştiriyorsa ve iki harf arasında mahreç yönünden bir yakınlık da mevcut değilse, namazı bozar. Ama iki harf arasında mahreç yakınlığı bulunduğundan onları birbirinden ayırt etmek ve telaffuzda bu yüzden sıkıntısız okumakta meşakkat varsa, namazı bozmaz. Mesela (za) ile (dad), (sad) ile (sin), (ta) ile (te) gibi harflerin mahreçleri birbirine yakındır ve bu şekilde birbirine benzeyen harflerin bir diğerinin yerine okunması durumunda namaz bozulmaz. Fakat bazı alimlere göre bu iş kasten yapılırsa namazı bozar. Ama dil kayması sonucu olursa, namazı bozmaz.
Bir harfi olduğu gibi okumayıp kaldırmaya «hazf-i harf» denir. Hazfedilen harf manayı bozarsa, namaz bozulur. “câethüm” yerine “câehüm” okunur da “caet” fiilinin sonundaki (te) harfi hazfedilirse, mana bozulmayacağından namaz sahihtir. “lâ yüminûne” yerine “yüminûne” okunur da fiili olumsuz yapan (lâ) edatı hazfedilirse, mana bozulacağı için namaz sahih olmaz.
Eğer ayete bir harf ilave edilse, mana değişmiyorsa namaz bozulmaz. Buna mukabil, “Allahüekber” ifadesinin başına bir “e” harfi eklenecek olsa, anlam bütünüyle değişeceği ve inanç noktasından riskli bir anlam çıkacağı için namaz bozulur. Çünkü “Allahüekber” sözünün anlamı, “Allah en büyüktür” şeklinde olup başına “e” harfi eklendiği zaman “Allah en büyük müdür?” şekline dönüşmektedir.
Bir kelimeyi başka bir kelime yerine kullanmak: Değiştirilen kelime ile diğer kelime arasında mana yakınlığı ve Kur’an’da da yeri varsa namaz bozulmaz. Buna bir örnek verelim: “alîm” yerine “hakîm” ya da “gafur” yerine “rahîm” kelimesini koymak gibi. Bunların hem manaları birbirine yakın, hem de Kur’an’da yerleri vardır.
İki kelime arasında mana yakınlığı var, ama Kur’an’da o tür bir kelime yoksa, İmam Ebu Yusuf’a göre namazı bozulur. Buna bir örnek verelim: “tevvabîn” yerine “teyyabîn” okumak. Kur’an’da “teyyabîn” diye bir kelime yoktur.
İki kelime arasında mana yönünden bir yakınlık olmamakla beraber, küfrü gerektiren bir anlam taşıyorsa, namazı bozar. “Mümin” yerine “kafir” kelimesini koymak gibi. Çünkü “mümin” ile “kafir” arasında mana yönünden hiç bir yakınlık olmamakla beraber tamamen ters bir manaya yol açmaktadır.
Bir kimse namazda fahiş hata ile okuduktan sonra, dönüp yeniden düzgün şekilde okursa namazı caiz olur. Kıraat esnasında az veya çok miktarda ayet atlamakla namaz bozulmaz. Zammı süreyi okurken hata edilse ve o hatayı düzeltmek için baştan alınırsa sehiv secdesi gerektirmez. Ancak sure okunmasa veya yanlış baştan alınmazsa sehiv secdesi gerekir.
Şeddeyi ya da meddi terk etmek: Bilindiği gibi şeddeli bir kelimenin delalet ettiği mana ile aynı kelimenin şeddesizinin delalet ettiği mana arasında büyük fark vardır. Gerek iraba (hareke), gerekse şedde ve medde’ye çok dikkat etmek gerekir. Gerçi bununla namazın bozulamayacağı görüşünde olanlar vardır, ama aksini iddia edenler de az değildir.
Yapılan yanlışlığın namazı bozup bozmaması konusunda yukarıdaki yazılanlar esas olmakla beraber, her namaz kılanın bunları ayırt etmesi mümkün değildir. Yanlış okunan kelimenin benzeri Kur’an’da var mıdır veya mana bozulmuş mudur? Bunu herkes bilemez. Bu sebeple herkes, bilen bir hocanın dizinde en azından Fatiha’yı ve namaz kılacak kadar da zammı sureleri doğru bir şekilde öğrenmeli ve Kur’an talimine devam etmelidir.
Kur’an, namazda kıyam halinde iken yani ayakta dururken okunur. Namazda, Fatiha’dan sonra okunması gereken asgari miktar, kısa bir sure veya kısa üç ayet veya buna denk bir uzun ayettir. Namazda kıraat ederken her rekatta okunan Fatiha suresini ve arkasından eklenmek üzere birkaç surenin iyi ezberlenmesi ve okuyuşlarda titiz davranılması gerekeceği bellidir. Bununla birlikte Kur’an okurken çeşitli sebeplerle okuma hatası yapılabilir.
Bu okuyuş hataları ve dil sürçmesi fıkıh terminolojisinde “zelletü’l-karî” olarak adlandırılır. Alimler okuyuşta yapılan hataların, kıraat şartının yerine gelip gelmediğine, dolayısıyla namazın sahih olup olmadığına etkisi üzerinde birtakım ölçüler getirmişlerdir. Burada tamamını zikretmek mümkün değildir ancak birkaç hatırlatmada bulunmak istiyoruz:
KIRAATTE GENELDE YAPILAN HATALAR
Kur’an-ı Kerim’in bir kelimesi kasten değiştirilir de, bununla mana değişmiş olursa, namaz ittifakla bozulur. Kur’an okunurken durulmayacak yerde durulsa alimlerin görüşüne göre namaz bozulmaz. Çünkü bunda da çoğunluk için bir güçlük vardır, herkes manayı bilip ona göre Kur’an okuyamaz. Ayrıca unutmak ve nefes kesilmek gibi hallerden de kurtulamaz. Bunun için “Lâ ilâhe” diyerek durduktan sonra “illallah” denilse veya “Kâleti’l-Yehudu=Yahudiler dedi” deyip durulduktan sonra “Uzeyrün ibnullahi=Üzeyr Allah’ın oğludur” diye başlanılsa, tercih edilen görüşe göre, namaz bozulmaz. Ancak ayetin manalarını bilen kimsenin böyle yapmaması gerekir.
Bir harfi başka bir harf yerine okumak manayı değiştiriyorsa ve iki harf arasında mahreç yönünden bir yakınlık da mevcut değilse, namazı bozar. Ama iki harf arasında mahreç yakınlığı bulunduğundan onları birbirinden ayırt etmek ve telaffuzda bu yüzden sıkıntısız okumakta meşakkat varsa, namazı bozmaz. Mesela (za) ile (dad), (sad) ile (sin), (ta) ile (te) gibi harflerin mahreçleri birbirine yakındır ve bu şekilde birbirine benzeyen harflerin bir diğerinin yerine okunması durumunda namaz bozulmaz. Fakat bazı alimlere göre bu iş kasten yapılırsa namazı bozar. Ama dil kayması sonucu olursa, namazı bozmaz.
Bir harfi olduğu gibi okumayıp kaldırmaya «hazf-i harf» denir. Hazfedilen harf manayı bozarsa, namaz bozulur. “câethüm” yerine “câehüm” okunur da “caet” fiilinin sonundaki (te) harfi hazfedilirse, mana bozulmayacağından namaz sahihtir. “lâ yüminûne” yerine “yüminûne” okunur da fiili olumsuz yapan (lâ) edatı hazfedilirse, mana bozulacağı için namaz sahih olmaz.
Eğer ayete bir harf ilave edilse, mana değişmiyorsa namaz bozulmaz. Buna mukabil, “Allahüekber” ifadesinin başına bir “e” harfi eklenecek olsa, anlam bütünüyle değişeceği ve inanç noktasından riskli bir anlam çıkacağı için namaz bozulur. Çünkü “Allahüekber” sözünün anlamı, “Allah en büyüktür” şeklinde olup başına “e” harfi eklendiği zaman “Allah en büyük müdür?” şekline dönüşmektedir.
Bir kelimeyi başka bir kelime yerine kullanmak: Değiştirilen kelime ile diğer kelime arasında mana yakınlığı ve Kur’an’da da yeri varsa namaz bozulmaz. Buna bir örnek verelim: “alîm” yerine “hakîm” ya da “gafur” yerine “rahîm” kelimesini koymak gibi. Bunların hem manaları birbirine yakın, hem de Kur’an’da yerleri vardır.
İki kelime arasında mana yakınlığı var, ama Kur’an’da o tür bir kelime yoksa, İmam Ebu Yusuf’a göre namazı bozulur. Buna bir örnek verelim: “tevvabîn” yerine “teyyabîn” okumak. Kur’an’da “teyyabîn” diye bir kelime yoktur.
İki kelime arasında mana yönünden bir yakınlık olmamakla beraber, küfrü gerektiren bir anlam taşıyorsa, namazı bozar. “Mümin” yerine “kafir” kelimesini koymak gibi. Çünkü “mümin” ile “kafir” arasında mana yönünden hiç bir yakınlık olmamakla beraber tamamen ters bir manaya yol açmaktadır.
Bir kimse namazda fahiş hata ile okuduktan sonra, dönüp yeniden düzgün şekilde okursa namazı caiz olur. Kıraat esnasında az veya çok miktarda ayet atlamakla namaz bozulmaz. Zammı süreyi okurken hata edilse ve o hatayı düzeltmek için baştan alınırsa sehiv secdesi gerektirmez. Ancak sure okunmasa veya yanlış baştan alınmazsa sehiv secdesi gerekir.
Şeddeyi ya da meddi terk etmek: Bilindiği gibi şeddeli bir kelimenin delalet ettiği mana ile aynı kelimenin şeddesizinin delalet ettiği mana arasında büyük fark vardır. Gerek iraba (hareke), gerekse şedde ve medde’ye çok dikkat etmek gerekir. Gerçi bununla namazın bozulamayacağı görüşünde olanlar vardır, ama aksini iddia edenler de az değildir.
Yapılan yanlışlığın namazı bozup bozmaması konusunda yukarıdaki yazılanlar esas olmakla beraber, her namaz kılanın bunları ayırt etmesi mümkün değildir. Yanlış okunan kelimenin benzeri Kur’an’da var mıdır veya mana bozulmuş mudur? Bunu herkes bilemez. Bu sebeple herkes, bilen bir hocanın dizinde en azından Fatiha’yı ve namaz kılacak kadar da zammı sureleri doğru bir şekilde öğrenmeli ve Kur’an talimine devam etmelidir.
NAMAZDAKİ KIRAAT HATALARIMIZ
İmandan sonra Allah Teala’ya karşı en önemli vazifemiz namazdır. Namaz, sayısız lütuflarından dolayı Allah Teala’ya şükran ve tazimlerimizi sunmak, kusurlarımızı affettirmek için kalbimiz, dilimiz ve bedenimizle birlikte yaptığımız bir ibadettir. Rasulullah’ın (s.a.v) ifadesiyle dinin direği olan namaz, sıkıntılı zamanlarda sığınak, sevinçli zamanlarda şükür makamıdır.
Namaz bu denli önemli bir konumda olduğundan fıkıh kitaplarında namaz konusunun üzerinde çok fazla durulmuş ve namazın ön şartı olan temizlik bahislerinden hemen sonra bu konuya geçilmiştir. Bunun sebebi, namazın müminin ve sahip olduğu imanın bir şiarı, sembolü oluşundandır. Kur’an-ı Kerim’de müminlerin özelliklerinin bahsedildiği ayetlerde, onların namazlarını huşu içerisinde ve tastamam kılmaları bildirilmiştir. Namazı tastamam kılmak, kıyam, kıraat, rükü, secde gibi rükünlerini, Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) tarif ettiği üzere yani sünnet üzere eda etmek keyfiyetinde olur.
KIRAATİMİZ DOĞRU OLMALI
Rükü, secde ve oturuş gibi rükünleri eda noktasında çok fazla sıkıntı yaşanmaz. Çünkü bu yerlerde okunan tespihler hem kısadır hem de buralarda riayet edilmesi gereken duruş şekilleri hemen hemen herkes tarafından üç aşağı beş yukarı doğru yapılmaktadır. Ancak Kur’an okuma alışkanlığımızın zayıflamasının bir tezahürü olacak ki, namazda kıyam esnasında yani ayakta iken yapmış olduğumuz kıraat yani Kur’an okuma noktasında eksiklerimizin olduğu aşikardır.
Hatalı Kur’an okunmanın ilk ortaya çıkışı Rasulullah Efendimiz (s.a.v) zamanında görülmüştür. Adamın biri Hz. Peygamber’in huzurunda bir dil hatası yapmış ve bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) “Kardeşiniz hata yaptı, onun yanlışını düzeltiniz buyurmuştur.”
(İbn Cinni, el-Hasais, 1/108)
AYETİ YANLIŞ OKUYUCUNCA
Hz. Ömer (r.a) döneminde bedevinin biri sahabilerin yanına gelip, “Bana, Hz. Muhammed’e (s.a.v) indirilenden bir parça okuyacak olan var mı?” deyince oradakilerden biri, Berae suresinin ilk ayetlerinden okumaya başlamış ancak daha ilk ayette “Rasulehu” diyecekken bu kelimeyi “Rasulihi” diye esreli okumuştur. Bunun üzerine Arapçayı fasih bilen ve konuşan bu bedevi, kelimeyi bu şekilde okumadan kaynaklanan mana kaymasını anlayarak, “Allah Teala Peygamberinden de mi uzak?! Eğer Allah Peygamberinden beri ise ben de beriyim!” demiştir.
Bu haber Hz. Ömer’e (r.a) ulaşınca bedeviyi yanına çağırtmış ve ona, “Ey bedevi! Sen Allah’ın peygamberinden uzak mı olduğunu söylüyorsun?” demiş bunun üzerine bedevi ona şöyle cevap vermiştir: “Ey müminlerin emiri! Kur’an-ı Kerim’den ezberimde de bir şey yoktu, yani bilmiyordum. Kur’an’dan bir parça bir şey okuyabilecek olan var mı?” diye sordum, adamın biri bana Berae suresinden okumaya başladı ve ilk ayette “Rasul” kelimesini esreli olarak “ve Rasulihi” şeklinde okudu. Ben de, ortaya çıkan manadan ötürü “Eğer Allah, rasulünden uzaksa ben de uzağım” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), “Ey bedevi, bu senin zannettiğin gibi değil!” dedi. Bedevi, “Peki ya nasıl?” diye sorunca Hz. Ömer (r.a) ayet-i kerimeyi doğru şekliyle okudu. Bedevi de, “Vallahi ben de Allah ve Rasulü’nün uzak olduklarından (müşriklerden) uzağım” diye karşılık verdi. Bu hadiseden sonra Hz. Ömer (r.a) Kur’an-ı Kerim’i ancak lügati yani dili iyi bilen kişilerin okumasını istemiş ve ayrıca Ebu’l-Esved ed-Düeli’ye de (r.a) kelimelerin cümle içindeki konumlarını belirleyecek olan ilmi yani nahiv ilmini oluşturmasını emretmiştir.
Namazla Çocuk Rahmet Kucağında Terbiye Olur
Rabbimiz
Ankebut suresinde “Namaz insanı bütün kötülüklerden korur” buyurmuştur.
Namaz insan için büyük bir terbiye metodudur. Namaz ile saygıyı, tevazu
ve güzel ahlâkı öğrenen bir çocuk, Rabbi’ni tanır, ebeveynine asi
olmaz. Namazla çocuk rahmet kucağında yetişen bir güle benzer.
İnsanoğlu dünyada iken ne derdi ne de tasası biter. Çoğu konuşmalar “İçimde bir boşluk var bir türlü dolmuyor…” sözleriyle noktalanır. Günah ve dünya sıkıntılarıyla yıpranıp sıhhatini kaybeden kalp huzuru bulamaz. Hz. Mevlana (k.s) Mesnevisi’nde bu boşluğu şöyle tarif eder; “Namaz ehli olmayanı, gönül namazı kılmayanı, öfke rüzgârı, şehvet rüzgârı, tamah rüzgârı alıp götürür.” Namaz gönül yaralarını sararken iç huzuru ve vicdani bir rahatlık da sunar. Peygamberimiz (s.a.v) “Namazda şifa vardır” buyurmuştur.
Mümin namaza niyet edip kıyama durduğunda sevgi ve saygı ile Rabbi’nin huzuruna varır. “Allahu Ekber” kelamını söyleyip tekbir alırken teslimiyetiyle Yaratan’ına kurban olur. Bu öyle bir teslimiyettir ki benliğe vurulan keskin bir kılıç gibidir. Çünkü insan, hakiki efendisini, Rabbi’ni tanır ve onun huzurunda boyun bükmeyi öğrenir. Nefsin arzularını kurban ederken, şeytanın vesveselerini de keser.
Namazda sağ el sol el üzerine konurken; sağ elin ahireti sol elin ise dünyayı tasvir ettiği düşünülür. Dünyalık kaygılar sağ el ile bağlanarak yüce Allah’a boyun bükülür. Kıyamda başlayan saygı, rükûda tevazu ile kucaklaşır. Rükûda başlayan tevazu ise secde de zirveye varır. Ruh ve kalbin Allah’a en yakın olduğu bu anda kul Rabbi’yle en güzel bağı kurar.
Namaz hayatımızın merkezinde mi?
Allah Rasulü’nün (s.a.v) hayatının merkezinde namaz vardı. Hz. Aişe (r.anha) annemiz anlatıyor: “Rasulullah bizimle konuşur biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince bizi tanımıyormuş gibi bir hale bürünür, bütün varlığıyla Allah’a yönelirdi.”
Çocuklara namazı sevdirerek öğretmek ve namazı hayatın merkezinde görmelerini sağlamak ebeveynlere bağlıdır. Namaz vakti yaklaştığında, her işini bir tarafa bırakıp güzel ve temiz elbiseler içinde Allah’ın huzuruna varmak için hazırlanan anne-babaya şahit olan bir çocuk, namazın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu fark edecektir. Aile danışmanı Münir Arıkan ailesini namaza alıştırmak için şöyle bir metot izlediğinden bahseder: “Evlendiğimizde eşime çok güzel bir seccade aldım. Bunu sekiz yıldır kendim seriyorum. Eşime bir gün bile, ‘hadi namaz’ demedim. Bir çocuğumuz oldu, bu sefer küçük bir seccade aldım. Şu an beş seccademiz var. Ben bunları gece gündüz seriyorum. Şimdi dokuz aylık çocuğumuz geliyor, kafasını oraya koyuyor, kendi kendine mırıldanıyor…”
Ebeveynler çocuğuna namazı sevdirmek istiyorsa öncelikle onun önemli gördüğü şeylere değer vermeli, özel eşyalarına ve sevdiği şeylere saygı duymalıdır. Araştırmacı yazar Cemalnur Sargut bu konuyla ilgili, şahit olduğu bir olayı şöyle anlatıyor: “Bir tanıdığımızın dört yaşındaki çocuğunun namazdan nefret ettiğini öğrenince çok üzüldük ve sonradan anlaşıldı ki, namaz saatlerinde çocuğun seyrettiği çizgi film kapatılıyor. Böyle yapmak yerine, başka bir odada kılmak daha iyi sonuç verir. Diğer zamanlarda elbette çocuğun görebileceği yerlerde kılınmalı.”
Cami çocuğun Rabbi’ni tanıyacağı okuldur
Namaz yüce Kuran’da en çok zikredilen ibadetlerden biridir. Bunun için de çocuğun ilk öğreneceği ibadet namaz olduğu gibi Rabbi’ni tanımasına vesile olacak ilk okul da camidir. Ecdadımız bu konuda oldukça hassas davranmıştır. Osmanlı döneminde her mahallede kurulan sıbyan mekteplerinde, dört yaşında eğitime Kur’an ile başlanırdı. Zira dört yaş eğitim için çok önemlidir. Bu yaştaki çocuklara dua ve ibadet ilginç geldiği gibi hoşlarına da gider.
Çocuğunun namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu kavramasını isteyen ebeveynlere buldukları her fırsatı değerlendirmek düşüyor. Özellikle babalar cemaatle namaz kılarken çocuklarını da beraberinde götürmeyi birer vazife olarak görmelidir. Hafta sonu tatilleri, camileri ve cami hükmündeki mübarek mekanları ziyaret için iyi bir fırsat olabilir. Camilerin manevi atmosferiyle buluşan çocuklar, aynı zamanda tarihi hakkında bilgi verilirse kültürel değerleri tanıma ve saygı duyma bilinci de geliştirir.
“Namaz benim en vefalı dostum”
Beş altı yaşlarında namaz ile tanışan Fatma Hanım “Namaz benim en vefalı dostum oldu ama bu sevgiyi dedemin namaz sevdasından aldım” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Köyde bütün evler camiye yakın değildi. Bir de kara kış eklenince camiye gitmek zorlaşırdı. O uzun kış günlerinde yatsı vakti gelince camiye uzak olan mahalle sakinleri bizim evde toplanırdı. Dedeme ‘Hasan Ağa bize namaz kıldır’ derlerdi. Dedemin kulağı zor işitirdi, sağlığı da iyi sayılmazdı ama namaz deyince gözleri parlar 18 yaşında bir delikanlı gibi kalkar güzelce abdest alır seccadesini serer, namaza başlardı. İşte ben de o cemaat arsında onların yanında boyunlarına sarılır bazen de namaz kılar gibi yapardım. Namaz bitince dedem menkıbeler kitabından hikâyeler okurdu. Kimi ağlar, kimi esner, kimi ah çekerdi. Velhasıl herkes ruhu doymuş ve sabah namazı için hazır bir şekilde evinin yolunu tutardı. Çocukken namazlarımda okuduğum duaların anlamını bilmiyordum fakat namaz kılarken bir mutluluk hissederdim. Şimdi yetişkin bir insan oldum ama hala o kıldığım çocukluğumdaki namazın tadı bir başka. Bu gün namazım en vefalı arkadaşsa; dedemin namaz kılarken omuzuna sıçrayıp beraber secdeye varışıma borçluyum.”
Namaz kişilik gelişimi için önemli
Allah Rasulü “Yedi yaşına gelince çocuklarınıza namazı emrediniz” buyurur. Yedi yaşında akıl muhasebesi gelişen çocuk, kendini ifade etmeye ve sosyal hayatta yerini almaya başlar. Bu yüzden o yaşlardaki bir çocuğun namazı öğrenmiş olması çok önemlidir. Namaz kılan Müslüman hem kendini hem de yirmi dört saatini disiplin ve intizam altına alır. Günde beş kez amirinin huzuruna çıkıp malumat veren bir memur gibi insan da günün beş vaktinde Rabbi’nin huzuruna varır. İşte bu nizam küçük yaşta başlarsa insan disiplin sahibi olmayı ve belli bir düzen içinde yaşamayı öğrenir.
Allah (c.c) “Şüphesiz ki namaz, müminler üzerinde belli vakitlerde farz kılınmıştır” buyuruyor. (Nisa, 103) Namaz için tayin edilen her vakit bir sırra tabidir. Namazı vaktinde kılmaya devam eden mümin o sırdan nasiplenir. Yalnızca namaz kılan mümini saran ilahi atmosferin içine girer. Namaz bir nurdur. Bu nurla tanışan küçük bedenler de birer nur parçası olur.
İstikbal endişesiyle namaz erteleniyor
Hz. Mevlana (k.s) diyor ki: “Bu dünya bir tuzaktır. İsteklerimiz o tuzağın yemi gibidir. İstek tuzaklarından kaç. Bu dünya bir kuyuya benzer, o kuyudan kurtulmaya çalış.” Dünya hayatı insanoğlu için bir imtihan yeri. İmtihanın şekli de zamanın şartlarına göre çeşitlilik kazanıyor. İnsan uyanık olmasa Allah’a kul olmaktan uzak, şeytanın emellerinin peşinde bulabilir kendini. Günümüzde “ekmek parası” ya da “istikbal” endişesiyle çocuklarını okul ve çeşitli kurslara koşturan ebeveynler; namaz ve dini eğitimin önemini çocuklarına kavratmakta geç kalabiliyor. Ertelenen namazla ebedi istikbalin elden kaçıp gidebileceği gözden kaçabiliyor.
Arkadaş gurubu ve çevre önemli
Çocuklukta edinilen dini bilincin muhafazası hususunda çevrenin büyük etkisi var. Zira ailesinde görmediği halde çocuklar kötü alışkanlıklara, günahlara müptela olabiliyor. Bu da çevresinin etkisiyle oluyor. Ebeveynler özellikle arkadaş edinme konusunda çocuklarını doğru yönlendirmelidir. Bunun için de yakın arkadaşları ve aileleriyle tanışmak arkadaşları hakkında daha fazla bilgi edinmeye yardımcı olur. Arkadaş etkisi çocukluktan gençliğe geçiş döneminde daha belirgindir. Bugün dini eğitimin temelleri iyi oturtulmadığı için çocukluktan gençlik dönemine geçişte; medyanın olumsuz tesiri çok çabuk görülmektedir. Çünkü çocuk bu dönemde öğrendiği bilgilerle hayatını şekillendirmektedir. Efendimiz çocuklara yedi yaşında namazı emretmekle; gençlik dönemine yapılacak olan manevi yatırıma işaret etmektedir.
Rabbimiz Ankebut suresinde şartlarına uygun kılınan namazın, insanı bütün kötülüklerden koruyacağını bildirmiştir. Namaz insan için büyük bir terbiye metodudur. Namaz ile saygıyı, tevazuyu, güzel ahlâkı öğrenen bir çocuk Rabbi’ni tanır, ebeveynine asi olmaz. Kötü fiillerden uzak durur ve güzel ahlâk sahibi olur. Güneşin dünyayı aydınlattığı gibi namaz da beden evimizi aydınlatır. Namazla çocuk rahmet kucağında yetişen bir güle benzer.
İnsanoğlu dünyada iken ne derdi ne de tasası biter. Çoğu konuşmalar “İçimde bir boşluk var bir türlü dolmuyor…” sözleriyle noktalanır. Günah ve dünya sıkıntılarıyla yıpranıp sıhhatini kaybeden kalp huzuru bulamaz. Hz. Mevlana (k.s) Mesnevisi’nde bu boşluğu şöyle tarif eder; “Namaz ehli olmayanı, gönül namazı kılmayanı, öfke rüzgârı, şehvet rüzgârı, tamah rüzgârı alıp götürür.” Namaz gönül yaralarını sararken iç huzuru ve vicdani bir rahatlık da sunar. Peygamberimiz (s.a.v) “Namazda şifa vardır” buyurmuştur.
Mümin namaza niyet edip kıyama durduğunda sevgi ve saygı ile Rabbi’nin huzuruna varır. “Allahu Ekber” kelamını söyleyip tekbir alırken teslimiyetiyle Yaratan’ına kurban olur. Bu öyle bir teslimiyettir ki benliğe vurulan keskin bir kılıç gibidir. Çünkü insan, hakiki efendisini, Rabbi’ni tanır ve onun huzurunda boyun bükmeyi öğrenir. Nefsin arzularını kurban ederken, şeytanın vesveselerini de keser.
Namazda sağ el sol el üzerine konurken; sağ elin ahireti sol elin ise dünyayı tasvir ettiği düşünülür. Dünyalık kaygılar sağ el ile bağlanarak yüce Allah’a boyun bükülür. Kıyamda başlayan saygı, rükûda tevazu ile kucaklaşır. Rükûda başlayan tevazu ise secde de zirveye varır. Ruh ve kalbin Allah’a en yakın olduğu bu anda kul Rabbi’yle en güzel bağı kurar.
Namaz hayatımızın merkezinde mi?
Allah Rasulü’nün (s.a.v) hayatının merkezinde namaz vardı. Hz. Aişe (r.anha) annemiz anlatıyor: “Rasulullah bizimle konuşur biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince bizi tanımıyormuş gibi bir hale bürünür, bütün varlığıyla Allah’a yönelirdi.”
Çocuklara namazı sevdirerek öğretmek ve namazı hayatın merkezinde görmelerini sağlamak ebeveynlere bağlıdır. Namaz vakti yaklaştığında, her işini bir tarafa bırakıp güzel ve temiz elbiseler içinde Allah’ın huzuruna varmak için hazırlanan anne-babaya şahit olan bir çocuk, namazın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu fark edecektir. Aile danışmanı Münir Arıkan ailesini namaza alıştırmak için şöyle bir metot izlediğinden bahseder: “Evlendiğimizde eşime çok güzel bir seccade aldım. Bunu sekiz yıldır kendim seriyorum. Eşime bir gün bile, ‘hadi namaz’ demedim. Bir çocuğumuz oldu, bu sefer küçük bir seccade aldım. Şu an beş seccademiz var. Ben bunları gece gündüz seriyorum. Şimdi dokuz aylık çocuğumuz geliyor, kafasını oraya koyuyor, kendi kendine mırıldanıyor…”
Ebeveynler çocuğuna namazı sevdirmek istiyorsa öncelikle onun önemli gördüğü şeylere değer vermeli, özel eşyalarına ve sevdiği şeylere saygı duymalıdır. Araştırmacı yazar Cemalnur Sargut bu konuyla ilgili, şahit olduğu bir olayı şöyle anlatıyor: “Bir tanıdığımızın dört yaşındaki çocuğunun namazdan nefret ettiğini öğrenince çok üzüldük ve sonradan anlaşıldı ki, namaz saatlerinde çocuğun seyrettiği çizgi film kapatılıyor. Böyle yapmak yerine, başka bir odada kılmak daha iyi sonuç verir. Diğer zamanlarda elbette çocuğun görebileceği yerlerde kılınmalı.”
Cami çocuğun Rabbi’ni tanıyacağı okuldur
Namaz yüce Kuran’da en çok zikredilen ibadetlerden biridir. Bunun için de çocuğun ilk öğreneceği ibadet namaz olduğu gibi Rabbi’ni tanımasına vesile olacak ilk okul da camidir. Ecdadımız bu konuda oldukça hassas davranmıştır. Osmanlı döneminde her mahallede kurulan sıbyan mekteplerinde, dört yaşında eğitime Kur’an ile başlanırdı. Zira dört yaş eğitim için çok önemlidir. Bu yaştaki çocuklara dua ve ibadet ilginç geldiği gibi hoşlarına da gider.
Çocuğunun namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu kavramasını isteyen ebeveynlere buldukları her fırsatı değerlendirmek düşüyor. Özellikle babalar cemaatle namaz kılarken çocuklarını da beraberinde götürmeyi birer vazife olarak görmelidir. Hafta sonu tatilleri, camileri ve cami hükmündeki mübarek mekanları ziyaret için iyi bir fırsat olabilir. Camilerin manevi atmosferiyle buluşan çocuklar, aynı zamanda tarihi hakkında bilgi verilirse kültürel değerleri tanıma ve saygı duyma bilinci de geliştirir.
“Namaz benim en vefalı dostum”
Beş altı yaşlarında namaz ile tanışan Fatma Hanım “Namaz benim en vefalı dostum oldu ama bu sevgiyi dedemin namaz sevdasından aldım” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Köyde bütün evler camiye yakın değildi. Bir de kara kış eklenince camiye gitmek zorlaşırdı. O uzun kış günlerinde yatsı vakti gelince camiye uzak olan mahalle sakinleri bizim evde toplanırdı. Dedeme ‘Hasan Ağa bize namaz kıldır’ derlerdi. Dedemin kulağı zor işitirdi, sağlığı da iyi sayılmazdı ama namaz deyince gözleri parlar 18 yaşında bir delikanlı gibi kalkar güzelce abdest alır seccadesini serer, namaza başlardı. İşte ben de o cemaat arsında onların yanında boyunlarına sarılır bazen de namaz kılar gibi yapardım. Namaz bitince dedem menkıbeler kitabından hikâyeler okurdu. Kimi ağlar, kimi esner, kimi ah çekerdi. Velhasıl herkes ruhu doymuş ve sabah namazı için hazır bir şekilde evinin yolunu tutardı. Çocukken namazlarımda okuduğum duaların anlamını bilmiyordum fakat namaz kılarken bir mutluluk hissederdim. Şimdi yetişkin bir insan oldum ama hala o kıldığım çocukluğumdaki namazın tadı bir başka. Bu gün namazım en vefalı arkadaşsa; dedemin namaz kılarken omuzuna sıçrayıp beraber secdeye varışıma borçluyum.”
Namaz kişilik gelişimi için önemli
Allah Rasulü “Yedi yaşına gelince çocuklarınıza namazı emrediniz” buyurur. Yedi yaşında akıl muhasebesi gelişen çocuk, kendini ifade etmeye ve sosyal hayatta yerini almaya başlar. Bu yüzden o yaşlardaki bir çocuğun namazı öğrenmiş olması çok önemlidir. Namaz kılan Müslüman hem kendini hem de yirmi dört saatini disiplin ve intizam altına alır. Günde beş kez amirinin huzuruna çıkıp malumat veren bir memur gibi insan da günün beş vaktinde Rabbi’nin huzuruna varır. İşte bu nizam küçük yaşta başlarsa insan disiplin sahibi olmayı ve belli bir düzen içinde yaşamayı öğrenir.
Allah (c.c) “Şüphesiz ki namaz, müminler üzerinde belli vakitlerde farz kılınmıştır” buyuruyor. (Nisa, 103) Namaz için tayin edilen her vakit bir sırra tabidir. Namazı vaktinde kılmaya devam eden mümin o sırdan nasiplenir. Yalnızca namaz kılan mümini saran ilahi atmosferin içine girer. Namaz bir nurdur. Bu nurla tanışan küçük bedenler de birer nur parçası olur.
İstikbal endişesiyle namaz erteleniyor
Hz. Mevlana (k.s) diyor ki: “Bu dünya bir tuzaktır. İsteklerimiz o tuzağın yemi gibidir. İstek tuzaklarından kaç. Bu dünya bir kuyuya benzer, o kuyudan kurtulmaya çalış.” Dünya hayatı insanoğlu için bir imtihan yeri. İmtihanın şekli de zamanın şartlarına göre çeşitlilik kazanıyor. İnsan uyanık olmasa Allah’a kul olmaktan uzak, şeytanın emellerinin peşinde bulabilir kendini. Günümüzde “ekmek parası” ya da “istikbal” endişesiyle çocuklarını okul ve çeşitli kurslara koşturan ebeveynler; namaz ve dini eğitimin önemini çocuklarına kavratmakta geç kalabiliyor. Ertelenen namazla ebedi istikbalin elden kaçıp gidebileceği gözden kaçabiliyor.
Arkadaş gurubu ve çevre önemli
Çocuklukta edinilen dini bilincin muhafazası hususunda çevrenin büyük etkisi var. Zira ailesinde görmediği halde çocuklar kötü alışkanlıklara, günahlara müptela olabiliyor. Bu da çevresinin etkisiyle oluyor. Ebeveynler özellikle arkadaş edinme konusunda çocuklarını doğru yönlendirmelidir. Bunun için de yakın arkadaşları ve aileleriyle tanışmak arkadaşları hakkında daha fazla bilgi edinmeye yardımcı olur. Arkadaş etkisi çocukluktan gençliğe geçiş döneminde daha belirgindir. Bugün dini eğitimin temelleri iyi oturtulmadığı için çocukluktan gençlik dönemine geçişte; medyanın olumsuz tesiri çok çabuk görülmektedir. Çünkü çocuk bu dönemde öğrendiği bilgilerle hayatını şekillendirmektedir. Efendimiz çocuklara yedi yaşında namazı emretmekle; gençlik dönemine yapılacak olan manevi yatırıma işaret etmektedir.
Rabbimiz Ankebut suresinde şartlarına uygun kılınan namazın, insanı bütün kötülüklerden koruyacağını bildirmiştir. Namaz insan için büyük bir terbiye metodudur. Namaz ile saygıyı, tevazuyu, güzel ahlâkı öğrenen bir çocuk Rabbi’ni tanır, ebeveynine asi olmaz. Kötü fiillerden uzak durur ve güzel ahlâk sahibi olur. Güneşin dünyayı aydınlattığı gibi namaz da beden evimizi aydınlatır. Namazla çocuk rahmet kucağında yetişen bir güle benzer.
Çocuklara namazı sevdirme yolları
• Sevgili anne babalar, unutmamalısınız ki umduğunuzdan daha zeki ve güçlü antenlere sahip yumurcaklarla karşı karşıyasınız. Bu nedenle önce kendi namazlarınıza özen göstererek evlatlarınıza örnek olmalısınız.
• Namaz eğitimi için öncelikle küçük duaları öğretmeye başlayabilirsiniz. Uyumadan önce tekrarlanarak öğretilen dualar kolay öğrenmeye yardımcı olur. Çocuğun bu konuda gösterdiği çabaları maddi ve manevi hediyelerle motive etmeyi de ihmal etmemek gerekir.
• Evinizin bir odasını ibadet için ayırabilirsiniz. Yeterli bir odanız yoksa en azından namaz için özel bir yer hazırlayabilirsiniz. Bu şekilde çocuğun, namazın ne kadar özel bir ibadet olduğunu fark etmesine yardımcı olursunuz.
• Bir diğer bir önemli konu da aile için toplantılar. Haftada bir aile toplantıları yapılarak bir namaz suresinin anlamı üzerinde durulabilir. Çocuklar dini bir konuda konuşurken anne baba hiç bilmiyormuş gibi dinlerse önemsendiğini hisseder. Bu tarz uygulamalar özellikle yoğun çalışma hayatında çocuklarını görmekten mahrum kalan babalar için de bir iletişim köprüsü kurar.
Tüm bunları yaparken Peygamber (s.a.v) gibi sabırlı, müsamahalı ve azimli olmayı elden bırakmamalıdır. Eğitimde kararlılık ve istikrar çok önemlidir. Çocuklarınıza namazı sevdirmek için örnekleri çoğaltmak siz sevgili ebeveynlerin elinde. Yeter ki uyguladıklarımız çocukların kalbini kazanmaya yönelik olsun.
İslam’ı namazla tanıdı, ilk iman eden çocuk oldu
Efendimiz’in amcasının oğlu Hz. Ali, hane-i saadette yetişti. Müslüman olanların üçüncüsü, çocuklardan ise birinci oldu. Hz. Ali (r.a) 10-12 yaşlarında iken, bir gün Rasulullah’ın (s.a.v) Hz. Hatice ile namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra Rasulullah’a “Bu nedir?” diye sordu. Efendimiz “Bu Allah’ın dinidir. Seni bu dine davet ederim. Allah birdir, ortağı yoktur...”buyurdu. Hz. Ali bir çocuktu ama İslam’ı, namazla tanışmanın güzelliğini tatmıştı. Bir gün sonra Efendimiz’in huzuruna gelerek Müslüman olmak istediğini belirtti.
“Namazlarımı ihlâs ve samimiyetle kılmaya çalışırım”Kaynak: semerkandaile.com
Allah dostlarından Hatem-i Tai namaz kılışını şöyle ifade ediyor: “Namaz vakti yaklaşınca güzelce abdestimi alır. Namaz kılacağım yere gider ve orada otururum. Aklımı başıma alır, sonra namaz için kıyam ederim. Kâbe’yi iki kaşım arasına, sıratı ayaklarım altına, cenneti sağıma, cehennemi soluma alırım. Azrail’i (a.s) başımın üzerinde kabul eder, korku ve ümit ile, alemlerin Rabbi’nin huzuruna dururum. Düşünerek tekbir alır ve ağır ağır Ku’ran okurum, tevazu ile rükûa gider, huşu ile secdeye kapanırım. Namazlarımı ihlâs ve samimiyetle kılmaya çalışırım.”
NAMAZ SEVGİ VE SABIRLA ÖĞRETİLMELİ
Müslümanca
bir hayat kaygısı taşıyan her anne baba Allah’ın emaneti olan
evlatlarını O’na kul olarak yetiştirmeye gayret eder. Ahlaki
değerleriyle ve ibadet ruhuyla dünya hayatında insanlığa hizmet eden,
ahiret hayatını kazanan bir kul yetiştirmek anne babaların mutlak
duasıdır. Müslümanlar için çocuklarını en iyi yetiştirme biçimi ise
namaz bilincidir. Çünkü namaz sonsuzluğun sahibi olan Allah ile
kesilmeyen rabıtadır. Fakat birçok anne baba çocuğuna bu bilinci vermek
istese de bunu nasıl yapacağını bilemez. “Çocuklara namaz bilincini kaç
yaşında vermeye başlamalı, nasıl vermeli?” gibi sorular ebeveynlerin
cevap aradığı sorulardır. Oysaki Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de anne
babalara bu soruların cevabını ayetleriyle veriyor. Rabbimiz çocukların
küçük yaşlardan itibaren namaz ibadetine alıştırılması gerektiğini
emrediyor.
KUR’AN VE HADİSLER YOL GÖSTERİYOR
Taha Suresi’nin 132. ayeti çocuklara namaz ibadetinin sevdirilmesi ve öğretilmesi konusunda anne babalara görev düştüğünü anlatıyor. Allah bu ayeti kerimesinde, “(Ey Muhammed) ailene namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanındır” buyuruyor. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hayatına baktığımızda da çocuklara namazı sevdirmek ve onlara bu bilinci vermek için sevgiyle yaklaştığını görüyoruz. Allah Rasulü çocuklara evde abdest aldırdıktan sonra onlarla namaz kılardı. Çoğu zaman da onları mescide götürür cemaatle namaz kılmalarına müsaade ederdi. Efendimiz’in (s.a.v) bu davranışı bize rehber olmalıdır. Günümüzde cami cemaatinden bazılarının bir büyüğüyle camide namaz kılan miniklere gösterdiği anlayışsız davranışın ne kadar yanlış olduğu ortadadır. Allah Rasulü’ün “Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmayı öğretiniz” hadis-i şerifi de anne babaların namaz bilincinin kaş yaşında tamamlanması gerektiğini anlatıyor.
NAMAZ BİLİNCİ SEVGİYLE VERİLMELİ
Eğitimci yazar Vehbi Vakkasoğlu, namazın çocuklarımızın eğitiminin merkezinde olması gereken bir ibadet olduğunu söylüyor. Anne babaların küçük yaşlardan itibaren çocuklarına namazı sevdirme yükümlülüğü olduğuna işaret eden Vakkasoğlu, “Aileler çocuklara namaz bilincini sevgiyle vermeliler ve 3- 4 yaşında başlamalılar. Ayrıca, bu hususta sabırlı ve sebatlı olmalılar. Çocuklara namazı defalarca anlatmak yerine onlarla beraber namaz kılmalılar. Namaz surelerini meallerini açılayarak öğretmeliler. Çocukları cuma namazına ve bayram namazına götürmek de onların maneviyatı hissetmesi ve namazın tadını alması açısından çok önemlidir. Genellikle anneler, ‘O saatte uyuyor’ diyerek evlatlarını bayram namazından mahrum ederler. Halbuki, eğitim çocuğa bilgi yüklemek değil, ona manevi heyecanları, duyguları yaşatmaktır. Bu manevi hava bayram namazlarında daha derin hissedilir. Çocuklar uykulu da olsa gözlerini ovuşturarak da olsa bayram namazına götürülmelidir. Yaşayacakları tatlı duygulardan onları mahrum etmemek gerekir. Ayrıca kendisine ait namaz eşyalarının olması onun namazı sevmesini sağlayacak. Küçük bir seccade, bir tesbih, bir takke ya da namaz başörtüsü çocukları çok mutlu edecektir” diyor.
Vakkasoğlu ayrıca, camilerin fonksiyonlarının çocuklara namaz bilincini vermek açısından çok önemli olduğuna da dikkat çekiyor. Cami cemaatinin çocuklara şefkatli yaklaşması ve bir yetişkin gibi davranması gerektiğini önemle vurgulayan Vakkasoğlu, sert bir davranışın çocuğu ömür boyu namazdan uzaklaştırabileceğini söylüyor.
“NAMAZ BİLİNCİNİ VERMEK İÇİN ONLARA ÖRNEK OLDUM”
Bir şirkette teknisyen olarak çalışan Emir Yaman’ın, yaşları 21, 19 ve 8 olan iki oğlu ve bir kızı var. Çocuklarına namaz bilincini küçük yaşlarda veren Emir Bey “En iyi öğretmen ailedir” düşüncesiyle davranışlarına ve yaşantısına dikkat ederek çocuklarına örnek oluyor. Emir Bey çocuklarının karşısında namaz kılarak onların namaza alışmalarını daha ilk yaşlarda sağlıyor.
Namaz hareketlerini kavramaları için çeşitli faaliyetler de yapan Emir Bey, sevgi ve sabırla verdiği namaz bilincini şöyle anlatıyor: “Çocuklarım resim yapmayı çok seviyor. Kızım ve oğlum küçükken onlara rengarenk boya kalemleri aldım ve onlarla namaz hareketlerini çizdim. Eğlenirken namaz hareketlerini öğrendiler. Ayrıca onları heveslendirerek namaz dualarını öğrettim ve mutlaka ödüllendirdim. Oğlumu camiye namaz kılmaya götürdüm. Kızım da annesiyle evde namaz kılıyordu. Küçük oğlum sekiz yaşında ve onu da diğer çocuklarım gibi yetiştirdim. O da gün boyu annesiyle namaz kılıyor akşam eve geldiğimde yatsı namazını benimle kılıyor. Bir baba olarak çocuklarımın üzerimde hakkı var. Onların iyi bir insan olmaları için dinin direği olan namaz bilincini vermem gerekiyor. Bazen ailece camiye namaz kılmaya gidiyoruz. Namaz çıkışında çocuklarıma hediyeler alıyorum. Kızım ve büyük oğlum artık beş vakit namazlarını kılıyorlar.”
Semerkand Aile dergisinden...
KUR’AN VE HADİSLER YOL GÖSTERİYOR
Taha Suresi’nin 132. ayeti çocuklara namaz ibadetinin sevdirilmesi ve öğretilmesi konusunda anne babalara görev düştüğünü anlatıyor. Allah bu ayeti kerimesinde, “(Ey Muhammed) ailene namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanındır” buyuruyor. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hayatına baktığımızda da çocuklara namazı sevdirmek ve onlara bu bilinci vermek için sevgiyle yaklaştığını görüyoruz. Allah Rasulü çocuklara evde abdest aldırdıktan sonra onlarla namaz kılardı. Çoğu zaman da onları mescide götürür cemaatle namaz kılmalarına müsaade ederdi. Efendimiz’in (s.a.v) bu davranışı bize rehber olmalıdır. Günümüzde cami cemaatinden bazılarının bir büyüğüyle camide namaz kılan miniklere gösterdiği anlayışsız davranışın ne kadar yanlış olduğu ortadadır. Allah Rasulü’ün “Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmayı öğretiniz” hadis-i şerifi de anne babaların namaz bilincinin kaş yaşında tamamlanması gerektiğini anlatıyor.
NAMAZ BİLİNCİ SEVGİYLE VERİLMELİ
Eğitimci yazar Vehbi Vakkasoğlu, namazın çocuklarımızın eğitiminin merkezinde olması gereken bir ibadet olduğunu söylüyor. Anne babaların küçük yaşlardan itibaren çocuklarına namazı sevdirme yükümlülüğü olduğuna işaret eden Vakkasoğlu, “Aileler çocuklara namaz bilincini sevgiyle vermeliler ve 3- 4 yaşında başlamalılar. Ayrıca, bu hususta sabırlı ve sebatlı olmalılar. Çocuklara namazı defalarca anlatmak yerine onlarla beraber namaz kılmalılar. Namaz surelerini meallerini açılayarak öğretmeliler. Çocukları cuma namazına ve bayram namazına götürmek de onların maneviyatı hissetmesi ve namazın tadını alması açısından çok önemlidir. Genellikle anneler, ‘O saatte uyuyor’ diyerek evlatlarını bayram namazından mahrum ederler. Halbuki, eğitim çocuğa bilgi yüklemek değil, ona manevi heyecanları, duyguları yaşatmaktır. Bu manevi hava bayram namazlarında daha derin hissedilir. Çocuklar uykulu da olsa gözlerini ovuşturarak da olsa bayram namazına götürülmelidir. Yaşayacakları tatlı duygulardan onları mahrum etmemek gerekir. Ayrıca kendisine ait namaz eşyalarının olması onun namazı sevmesini sağlayacak. Küçük bir seccade, bir tesbih, bir takke ya da namaz başörtüsü çocukları çok mutlu edecektir” diyor.
Vakkasoğlu ayrıca, camilerin fonksiyonlarının çocuklara namaz bilincini vermek açısından çok önemli olduğuna da dikkat çekiyor. Cami cemaatinin çocuklara şefkatli yaklaşması ve bir yetişkin gibi davranması gerektiğini önemle vurgulayan Vakkasoğlu, sert bir davranışın çocuğu ömür boyu namazdan uzaklaştırabileceğini söylüyor.
“NAMAZ BİLİNCİNİ VERMEK İÇİN ONLARA ÖRNEK OLDUM”
Bir şirkette teknisyen olarak çalışan Emir Yaman’ın, yaşları 21, 19 ve 8 olan iki oğlu ve bir kızı var. Çocuklarına namaz bilincini küçük yaşlarda veren Emir Bey “En iyi öğretmen ailedir” düşüncesiyle davranışlarına ve yaşantısına dikkat ederek çocuklarına örnek oluyor. Emir Bey çocuklarının karşısında namaz kılarak onların namaza alışmalarını daha ilk yaşlarda sağlıyor.
Namaz hareketlerini kavramaları için çeşitli faaliyetler de yapan Emir Bey, sevgi ve sabırla verdiği namaz bilincini şöyle anlatıyor: “Çocuklarım resim yapmayı çok seviyor. Kızım ve oğlum küçükken onlara rengarenk boya kalemleri aldım ve onlarla namaz hareketlerini çizdim. Eğlenirken namaz hareketlerini öğrendiler. Ayrıca onları heveslendirerek namaz dualarını öğrettim ve mutlaka ödüllendirdim. Oğlumu camiye namaz kılmaya götürdüm. Kızım da annesiyle evde namaz kılıyordu. Küçük oğlum sekiz yaşında ve onu da diğer çocuklarım gibi yetiştirdim. O da gün boyu annesiyle namaz kılıyor akşam eve geldiğimde yatsı namazını benimle kılıyor. Bir baba olarak çocuklarımın üzerimde hakkı var. Onların iyi bir insan olmaları için dinin direği olan namaz bilincini vermem gerekiyor. Bazen ailece camiye namaz kılmaya gidiyoruz. Namaz çıkışında çocuklarıma hediyeler alıyorum. Kızım ve büyük oğlum artık beş vakit namazlarını kılıyorlar.”
Semerkand Aile dergisinden...
Akşam Namazı Tesbihatı
Akşam Namazı Tesbihatını aşağıdaki arapça halinde okuyabilirsiniz
WMA olarak sesi bilgisayarınıza indirin.









WMA olarak sesi bilgisayarınıza indirin.
17 Temmuz 2012 Salı
Namazın İç Anlamı
Namaz kılmak İslam'ın şartlarından ikincisi ve ibadetlerin en önemlisidir. Günde beş vakit olarak her müslüman için farzdır. Beş vakit namaz tek başına ve topluca (cemaatle) kılınabilir. Namaz kılmak için yapılan câmiler İslam mimarisinin en önemli yapılarıdır. Haftada bir cuma namazları topluca camilerde kılınır. Yılda iki defa kılınan Bayram namazları da aynı şekilde toplu olarak kılınır. Cemaatle kılınan namazlar dînin sosyalleşmesinin en belirgin örnekleridir.
Bir hadiste: "Evimizin önünden akan bir nehir olsa, günde beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç eser kalır mı? İşte beş vakit namaz böyledir, günahları siler süpürür."1 buyrulmuştur. Yani namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf ve temiz hale getirir.
Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle, yerdeki ve gökteki bütün varlıklar Allah'ı tesbih ederler, (İsra 17/44) yani kendi dilleriyle O'na ibadet halindedirler. İşte namaz onların hepsinin ibadet şekillerini içinde toplamaktadır. Metafizik bir bakışla, dağların dikey, hayvanların yatay vaziyette; bitkiler kökleriyle besinleri aldıkları için onların da başları aşağıda olarak, hal diliyle fiilen Allah'a ibadet ve tâatte bulundukları söylenebilir.2
İnsan namazda kıyamda iken dikey, rükûda yatay bir halde bulunur. Secdede ise başı yerdedir. Bu sonuncu halde iken Allah'a âzamî derecede yaklaşır. Secde vaziyeti insanın Rabbine en yakın olduğu haldir. İnsan Allah karşısında maddî olarak ne kadar eğilir ve küçülürse, mânen o nispette büyür ve yücelir.
Namaza başlama tekbiri sırasında "Allah'ü Ekber" diyerek elini kaldıran insan sanki şunu demek ister: "Ben şu anda bütün dünyevî kaygıları ve maddî düşünceleri, kısacası Hak'tan gayri her şeyi elimin tersiyle arkaya atıyor ve yüce Mevlâ'nın huzuruna çıkıyorum." Bu niyet ve duyguyla ibadete başlayan kişi; namaz sırasında Allah'a tam bir yakınlık içinde olacaktır. Onun için "Namaz mü'minin mîracıdır."3 buyrulmuştur. Mîraç sırasında Sevgili Peygamberimiz nasıl ki, Allah yakınlığının son noktasını yaşamışsa, müslüman için de namaz, Allah'la beraber olmanın yoludur.
Kur'an-ı Kerim'de namazın kötülüklere engel olacağı belirtilir (Ankebut 29/45). Namaz kıldığı halde ahlâksız davranışlardan geri kalmayan kimse, büyük ihtimalle zamanla düzelecektir. Bunun örnekleri az değildir.
Namazın özü: a) Allah'ın huzurunda kalbin huşu ile yani saygı ve korku ile dolması, b) Dil ile Allah'ın anılması, c) Bedenle O'na âzamî derecede tâzim ve saygı tavrı sergilenmesinden ibarettir. Bu üç unsur öteki dinlerin ibadetlerinin de özü sayılır. Bu üçü arasında en önemli olan ise birincisidir. Dilsiz kimse ikincisini, kötürüm kimse de üçüncüsünü yerine getiremeyebilir. O halde namazda özün özü kalpteki Allah'a yöneliş, O'na olan sonsuz saygı ve sevgi duygusunu canlı tutuştur.4
Allah'ı seven ve sayan O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçacaktır. Sahibini ahlâksızlık sayılan tutum ve davranışlardan vazgeçirmeyen namaz faydasızdır. Kur'an'da gaflet içinde ibadet edenler için "Yazıklar olsun o namaz kılanlara" "(Mâun Sûresi) buyrulur. Hadiste: "Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir."5 denir. Yunus Emre şöyle der: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."6
Kur'an-ı Kerim' de namaz "zikir", yani Allah'ı anma, O'nu hatırlama olarak da ifade edilir (Ankebut 29/45). Bir kimsenin namazı, o sırada Allah'ı hatırlaması ölçüsünde değer taşır. Gaflet içinde kılınan namaz şeklen namaz olsa bile, gerçek namaz olmaktan uzaktır. Bununla birlikte namaz sırasında bir an bile Allah'ı hatırlayıp, kendini O'nun huzurunda hissetmek dahi bir başarıdır. İnsan namaz kılarken en azından böyle bir huzur ânını yakalamayı düşünmelidir. Bu büyük bir mutluluktur. Bu ânın başlama tekbiri sırasında yakalanması daha uygun ve kolay olur.
Gerçek namaz mîrac olmaya aday namazdır. Gündelik namazlarımız onun taklidi sayılır. Özlenen o asıl namaza ulaşabilmek için ihlâs ve samimiyetle gayret göstermeye devam etmelidir. Hep aynı noktada çakılıp kalmak, bir gelişme göstermemek hoş değildir. "İki günü biri birine eşit olan ziyandadır."
Namazdaki hareketleri ve taşıdıkları mânâları biraz daha yakından ele alalım. İ. Hakkı Bursevi başlama tekbiri alırken iki elin birden kaldırılmasını şöyle yorumlar: "İşin gerçeği şudur: Sağ el âhiretten, sol el dünyadan ibârettir. Elleri kaldırmak ise, dünya ve âhiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır." Aynı müellifimiz, abdesti mâsivâdan ayrılmak, namazı ise Hakk'a kavuşmak olarak değerlendirir (Vudu ki mâsivâdan infisal, salât ki Hakk'a ittisaldir).7
Namazda ilk okunan dua olan "Sübhâneke" kelimesinin anlamı "Allahım seni tesbih ve tenzih ederim, sen en yücesin, sen en büyüksün" demektir. Bu düşünce ve duygularla Allah'a yönelen kul, O'nu içinde duymaya çalışır.
Daha sonra "Fâtiha" suresi okunur. Burada Rab'la bir konuşma söz konusudur. Önce Allah'a hamt edilir. O'nun âlemlerin Rabbi olduğu, her şeyin sahibi ve hâkimi bulunduğu belirtilir. "Yalnız sana kulluk ederiz." denir. Bu, tasavvufta "fark" makamının ifadesidir. Daha sonra "Yalnız senden yardım dileriz." denir. Bu ise "cem" makamının simgesidir.8 Yani bana kulluk etme imkan ve gücünü veren de sensin demektir. O halde: "Ya Rab, ben sana sığınıyorum. "Bizi sırât-ı müstakîme (doğru yola) ilet." diye dua ve niyazda bulunulur.
Bir kudsi hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben namazdaki Fâtiha suresini kulumla kendi aramda yarı yarıya bölüştürdüm, kulumun istediği onundur." der ve şöyle devam eder: Kul "Elhamdü lillâhi Rabbi'l'âlemîn" dediği zaman, Allah: "Kulum beni senâ etti" der. Kul: "Mâliki yevmiddîn" dediği zaman, "Kulum beni övdü" der. Kul "İyyakena'budu ve iyyakenestain" dediği zaman: Allah: "Bu kulumla benim aramdadır ve kulumun istediği hakkıdır" der. Kul: "İhdine'ssırâta'l-müstakîm sırâtallezine en'amte aleyhim gayri'l-mağdubi aleyhim ve le'ddallîn" dediği zaman Allah: "İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır" buyurdu."9
"Rükû" eğilmek demektir. Allah'a saygının, Onun büyüklüğünü itiraf etmenin fiilî şeklidir. İnsan aziz (izzet sahibi, değerli) bir varlıktır. Başka fâni varlıklar karşısında eğilmek ona yakışmaz. Allah'ın huzurunda eğilip, kulluğun sâdece O'na âit olması gerektiğini bilenler, başkaları önünde eğilmezler. "Hakîkî hürriyet ubûbiyyettedir."10 Bir tek kapıya, yani yalnızca Allah'a kul olmasını bilenler başka kulluklardan; insana, paraya, mevkiye, şöhrete kul olmaktan yakalarını kurtarmış olurlar.
Rükûda Allah'ın azamet ve yüceliği dile getirilirken, doğrulunca da şükrün O'na mahsus olduğunu belirten sözler söylenir. Bir hadiste Allah'ın bu sözleri işittiği müjdesi verilir.11
Secde hâlinin, namazda insanın Allah'a en yakın vaziyet olduğuna evvelce değindik.12 Namazın sonunda okunan "Ettahiyyâtü" duasıyla ilgili şöyle bir görüş vardır: Bu dua, Miraç'ta Hz. Peygamber'le Yüce Allah arasında geçen bir konuşmanın hâtırasıdır.13 O mutlu anda Resulullah "Her türlü selâmın, duanın, güzelliğin Allah'a yönelik olduğunu" söyler. Allah da: "Ey Peygamber selâm/esenlik, rahmetim ve bereketim sana olsun." diye mukabelede bulunur. Bunun üzerine Hak Resûlü: "Esenlik ve güzellikler aynı zamanda Allah'ın iyi kullarının da üzerine olsun." der. Ve şehâdet kelimesiyle duasını bitirir.
Namazın mü'min için mîraç olduğunu söylemiştik. Namazını bu duygularla kılabilen kişi, Tahiyyat duasını okurken, onun anlamını da düşünerek aynı şuur ve aynı düşünceyi kafasında, gönlünde canlandırmaya çalışır.14 Böylece Rabbiyle konuşmasını devam ettirmiş olur. Bir hadiste, namaz sırasında Allah'ın kıble ile bizim aramızda olduğu belirtilir.15 Burada elbette maddî bir keyfiyet söz konusu değildir. Okuduğu sure ve duaların mânâlarını da göz önünde bulunduran kişi, namazda Rabbiyle karşı karşıyaymış, O'nunla konuşuyormuş gibi bir yakınlık duygusu hissetmeye çalışmalıdır.
Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez. Gönül ehli şöyle diyor: "Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak için çalınız. Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir. Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez. Bu yüzden namaz terkedilirse mânevî kayıp büyük olur."
Namazda Allah'ın huzurunda bulunduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde veya başka dünyevi işlerinde takılıp kalan kimse, gerçek anlamda namaz kılmış sayılmaz. Hz. Ali'nin, bacağına saplanan bir okun çıkarılması sırasında, onun vereceği acıyı hissetmemek için namaza durduğu ve o esnada çıkarma ameliyesinin yapıldığı söylenir.16 Gerçekten, zihin daha önemli bir şeyle ciddi şekilde meşgul olursa, fiziksel acılar duyulmaz.
Bu yönden namazın öteki ibadetlerden farklı bir özelliği vardır. Namaz kılan kimse, görünüş olarak da başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namazı onu diğer işlerden alı kor. Meselâ oruç tutan bu sırada alış veriş yapabilir, Hac ibadetinin yapıldığı günlerde de bu mümkündür. Namaz sırasında ise bu kabil şeyler söz konusu değildir. Yûnus Emre şöyle der: "Bir dona kan bulaşacak yumayınca mismil olmaz / Gönül pası yumayınca namaz edâ olmayısar."17
İsmail Hakkı Bursevî beş vakit namaz için şöyle bir sıralama yapar: Sabah namazı sırr 'ın payıdır. Çünkü o, gecenin karanlığına yakın bulunması dolayısıyla, öteki namazlara göre "gayb"tır. Nitekim "sır" da sair kuvvelere göre gaybdır.
Öğle namazı rûh 'un payıdır. Çünkü ora rûhun zuhûru miktarınca tam zâhir oluş vardır. Ruh âlem-i halktandır. Zira her ne kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvelerdeki tezahürleri cihetiyle eserleri müşahede edilir.
İkindi namazı kalb 'in payıdır. Çünkü o orda namazdır, nitekim kalb de uzuvların ve kuvvelerin ortasındadır. Bunun içindir ki "Kalb iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur, o bozulduğu vakit bütün ceset bozulur."18
Akşam namazı, kendisinde nurun batması dolayısıyla nefs'in payıdır. Nefs, "emmâre" mertebesinde karanlık ve siyahtır. "Levvame"de karanlığı hafifler. "Mülheme"ye intikal ettiği zaman aydınlanmaya başlar. Nihayet "mutmainne" olunca onun hali, güneşin doğuşu sırasındaki insan durumuna benzer.
Yatsı namazı, tabiat 'ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir.19
Sufî müfessirimiz, namaz vakitlerini meleklerin kanatlarına benzetir, insanın onlarla mâna âleminde uçtuğunu söyler. Cesedi göklere yükselmeye yetmeyen için mânevî mîrâcı tahsil etmek üzere namaz konulmuştur. Mânevî kanat maddî kanattan daha güçlüdür. Namaz rekâtları, organların hareketine muhtaç bulunmak itibâriyla her ne kadar maddî bir görünüme sahipse de, sahip oldukları hususlar ve onlardan hâsıl olan neticeler manevîdir.
Namazda asıl olan "iki rekât" olarak kılınmasıdır. Bu da Allah'ın Cemâl ve Celâl'ine işarettir. Daha sonra bu iki rekât üzerine bir veya iki rekât ilâve edilmiştir. Şöyle ki:
Sabah namazı iki rekât olarak farz kılınmıştır. Öyle bir vakitte ki: Bir taraf gecedir, gece Zâtî Celâl mertebesi olan "Lâ taayyün" mertebesine işaret eder; bir tarafı gündüzdür. Gündüz vücûdî ve hakîkî Cemal mertebesi olan "Taayyün" mertebesine işaret eder. Ayrıca sabah namazının birinci rekâtı Celâl mertebesine, ikinci rekâtı Cemâl mertebesine işarettir. İki rekâtın toplamının birliği, kendisinde bu iki mertebenin toplandığı Kemâl-i Zâtîye işarettir.
Akşam namazı sabah namazının aksidir. Çünkü Ahadiyyet-i câmia onda gizli bunda açıktır. Nitekim akşamda birinci rekât Celâl'e, ikincisi Cemâl'e, üçüncüsü ise Kemâl-i câmia işarettir.
Yatsı namazı, dört rekâtıyle "Lâ taayyün"e işarettir. Burada gecenin vücûdu için celâl mertebesinde bilkuvve; zat, isimler, sıfatlar ve fiiller olarak dört taayyün söz konusudur.
Öğle namazı, dört rekâtı ile gündüzün vücûdu için cemâl-i ilâhî mertebesinde bilfiil aynı dört taayyüne işarettir.
İkindi namazı, dört rekâtı ile, bu vakitte başkalaşma (tegayyür) olduğu için bilfiil cemâl-i kevnîye işarettir. Bu tasnifte bir ölçüde namaz vakitlerinin özelliğine de değinildiği görülür.20
Müellifimiz namazın sonundaki selâmlar hakkında şu beyanda bulunur: "Namaz kılan, vuslat ve cem'in ancak tevhid ile gerçekleşeceğine işaret olmak üzere, namaza tekbirle girer; ayrılık ve fark'ın ikilikte olacağına işaretten namazdan iki selâmla çıkar. Tevhîde girdiği zaman vuslat âlemine girmiş olur. Buradan namazın maddî şekli ile elde edilen mânevi mîracın değeri anlaşılmış olur. Bunun için Peygamber (as), daimî mîraçta olmasına rağmen "Bizi rahatlat ey Bilâl!"21 buyurmuşlardır."
Serrac'a (ö.378/988) göre namazda kıyam edebi, Allah'ın huzurunda bulunma şuurudur. Kıraat edebi, Kur'an âyetlerini gönül kulağıyla dinliyormuş gibi, yahut da Allah'a okuyormuş gibi bir duyguyla okumaktır. Rükû edebi, Allah'ı yüceltmek, kendisini bir toz zerresi gibi görmek, "Semiallahü limen hamideh" sözünü Allah'ın işittiğini bilmektir. Secde edebi, Allah'a en yakın olma halini hissetmek ve O'nu aziz bilmektir.22
Hucviri (465/1072) namazın şartlarıyla ilgili olarak şu yorumları getirir: "Zahirde necâsetten, bâtında şehvet ve süfli arzulardan arınmak ve temizlenmektir. Zahirde elbiseyi necasetten temizlemek, bâtında bu elbiseyi helâl yoldan temin etmektir. Zahir kıblesi Kâbe, batın kıblesi Arş, sırrın kıblesi müşahededir. Nefs mücahedesi ile uğraşmak namazdaki kıyam gibidir. Zikr-i dâim namazdaki kıraat gibidir. Namazda huşûun şartı sağında solunda kimin bulunduğunu bilmemektir."23
Bir hadiste: "Evimizin önünden akan bir nehir olsa, günde beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç eser kalır mı? İşte beş vakit namaz böyledir, günahları siler süpürür."1 buyrulmuştur. Yani namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf ve temiz hale getirir.
Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle, yerdeki ve gökteki bütün varlıklar Allah'ı tesbih ederler, (İsra 17/44) yani kendi dilleriyle O'na ibadet halindedirler. İşte namaz onların hepsinin ibadet şekillerini içinde toplamaktadır. Metafizik bir bakışla, dağların dikey, hayvanların yatay vaziyette; bitkiler kökleriyle besinleri aldıkları için onların da başları aşağıda olarak, hal diliyle fiilen Allah'a ibadet ve tâatte bulundukları söylenebilir.2
İnsan namazda kıyamda iken dikey, rükûda yatay bir halde bulunur. Secdede ise başı yerdedir. Bu sonuncu halde iken Allah'a âzamî derecede yaklaşır. Secde vaziyeti insanın Rabbine en yakın olduğu haldir. İnsan Allah karşısında maddî olarak ne kadar eğilir ve küçülürse, mânen o nispette büyür ve yücelir.
Namaza başlama tekbiri sırasında "Allah'ü Ekber" diyerek elini kaldıran insan sanki şunu demek ister: "Ben şu anda bütün dünyevî kaygıları ve maddî düşünceleri, kısacası Hak'tan gayri her şeyi elimin tersiyle arkaya atıyor ve yüce Mevlâ'nın huzuruna çıkıyorum." Bu niyet ve duyguyla ibadete başlayan kişi; namaz sırasında Allah'a tam bir yakınlık içinde olacaktır. Onun için "Namaz mü'minin mîracıdır."3 buyrulmuştur. Mîraç sırasında Sevgili Peygamberimiz nasıl ki, Allah yakınlığının son noktasını yaşamışsa, müslüman için de namaz, Allah'la beraber olmanın yoludur.
Kur'an-ı Kerim'de namazın kötülüklere engel olacağı belirtilir (Ankebut 29/45). Namaz kıldığı halde ahlâksız davranışlardan geri kalmayan kimse, büyük ihtimalle zamanla düzelecektir. Bunun örnekleri az değildir.
Namazın özü: a) Allah'ın huzurunda kalbin huşu ile yani saygı ve korku ile dolması, b) Dil ile Allah'ın anılması, c) Bedenle O'na âzamî derecede tâzim ve saygı tavrı sergilenmesinden ibarettir. Bu üç unsur öteki dinlerin ibadetlerinin de özü sayılır. Bu üçü arasında en önemli olan ise birincisidir. Dilsiz kimse ikincisini, kötürüm kimse de üçüncüsünü yerine getiremeyebilir. O halde namazda özün özü kalpteki Allah'a yöneliş, O'na olan sonsuz saygı ve sevgi duygusunu canlı tutuştur.4
Allah'ı seven ve sayan O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçacaktır. Sahibini ahlâksızlık sayılan tutum ve davranışlardan vazgeçirmeyen namaz faydasızdır. Kur'an'da gaflet içinde ibadet edenler için "Yazıklar olsun o namaz kılanlara" "(Mâun Sûresi) buyrulur. Hadiste: "Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir."5 denir. Yunus Emre şöyle der: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."6
Kur'an-ı Kerim' de namaz "zikir", yani Allah'ı anma, O'nu hatırlama olarak da ifade edilir (Ankebut 29/45). Bir kimsenin namazı, o sırada Allah'ı hatırlaması ölçüsünde değer taşır. Gaflet içinde kılınan namaz şeklen namaz olsa bile, gerçek namaz olmaktan uzaktır. Bununla birlikte namaz sırasında bir an bile Allah'ı hatırlayıp, kendini O'nun huzurunda hissetmek dahi bir başarıdır. İnsan namaz kılarken en azından böyle bir huzur ânını yakalamayı düşünmelidir. Bu büyük bir mutluluktur. Bu ânın başlama tekbiri sırasında yakalanması daha uygun ve kolay olur.
Gerçek namaz mîrac olmaya aday namazdır. Gündelik namazlarımız onun taklidi sayılır. Özlenen o asıl namaza ulaşabilmek için ihlâs ve samimiyetle gayret göstermeye devam etmelidir. Hep aynı noktada çakılıp kalmak, bir gelişme göstermemek hoş değildir. "İki günü biri birine eşit olan ziyandadır."
Namazdaki hareketleri ve taşıdıkları mânâları biraz daha yakından ele alalım. İ. Hakkı Bursevi başlama tekbiri alırken iki elin birden kaldırılmasını şöyle yorumlar: "İşin gerçeği şudur: Sağ el âhiretten, sol el dünyadan ibârettir. Elleri kaldırmak ise, dünya ve âhiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır." Aynı müellifimiz, abdesti mâsivâdan ayrılmak, namazı ise Hakk'a kavuşmak olarak değerlendirir (Vudu ki mâsivâdan infisal, salât ki Hakk'a ittisaldir).7
Namazda ilk okunan dua olan "Sübhâneke" kelimesinin anlamı "Allahım seni tesbih ve tenzih ederim, sen en yücesin, sen en büyüksün" demektir. Bu düşünce ve duygularla Allah'a yönelen kul, O'nu içinde duymaya çalışır.
Daha sonra "Fâtiha" suresi okunur. Burada Rab'la bir konuşma söz konusudur. Önce Allah'a hamt edilir. O'nun âlemlerin Rabbi olduğu, her şeyin sahibi ve hâkimi bulunduğu belirtilir. "Yalnız sana kulluk ederiz." denir. Bu, tasavvufta "fark" makamının ifadesidir. Daha sonra "Yalnız senden yardım dileriz." denir. Bu ise "cem" makamının simgesidir.8 Yani bana kulluk etme imkan ve gücünü veren de sensin demektir. O halde: "Ya Rab, ben sana sığınıyorum. "Bizi sırât-ı müstakîme (doğru yola) ilet." diye dua ve niyazda bulunulur.
Bir kudsi hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben namazdaki Fâtiha suresini kulumla kendi aramda yarı yarıya bölüştürdüm, kulumun istediği onundur." der ve şöyle devam eder: Kul "Elhamdü lillâhi Rabbi'l'âlemîn" dediği zaman, Allah: "Kulum beni senâ etti" der. Kul: "Mâliki yevmiddîn" dediği zaman, "Kulum beni övdü" der. Kul "İyyakena'budu ve iyyakenestain" dediği zaman: Allah: "Bu kulumla benim aramdadır ve kulumun istediği hakkıdır" der. Kul: "İhdine'ssırâta'l-müstakîm sırâtallezine en'amte aleyhim gayri'l-mağdubi aleyhim ve le'ddallîn" dediği zaman Allah: "İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır" buyurdu."9
"Rükû" eğilmek demektir. Allah'a saygının, Onun büyüklüğünü itiraf etmenin fiilî şeklidir. İnsan aziz (izzet sahibi, değerli) bir varlıktır. Başka fâni varlıklar karşısında eğilmek ona yakışmaz. Allah'ın huzurunda eğilip, kulluğun sâdece O'na âit olması gerektiğini bilenler, başkaları önünde eğilmezler. "Hakîkî hürriyet ubûbiyyettedir."10 Bir tek kapıya, yani yalnızca Allah'a kul olmasını bilenler başka kulluklardan; insana, paraya, mevkiye, şöhrete kul olmaktan yakalarını kurtarmış olurlar.
Rükûda Allah'ın azamet ve yüceliği dile getirilirken, doğrulunca da şükrün O'na mahsus olduğunu belirten sözler söylenir. Bir hadiste Allah'ın bu sözleri işittiği müjdesi verilir.11
Secde hâlinin, namazda insanın Allah'a en yakın vaziyet olduğuna evvelce değindik.12 Namazın sonunda okunan "Ettahiyyâtü" duasıyla ilgili şöyle bir görüş vardır: Bu dua, Miraç'ta Hz. Peygamber'le Yüce Allah arasında geçen bir konuşmanın hâtırasıdır.13 O mutlu anda Resulullah "Her türlü selâmın, duanın, güzelliğin Allah'a yönelik olduğunu" söyler. Allah da: "Ey Peygamber selâm/esenlik, rahmetim ve bereketim sana olsun." diye mukabelede bulunur. Bunun üzerine Hak Resûlü: "Esenlik ve güzellikler aynı zamanda Allah'ın iyi kullarının da üzerine olsun." der. Ve şehâdet kelimesiyle duasını bitirir.
Namazın mü'min için mîraç olduğunu söylemiştik. Namazını bu duygularla kılabilen kişi, Tahiyyat duasını okurken, onun anlamını da düşünerek aynı şuur ve aynı düşünceyi kafasında, gönlünde canlandırmaya çalışır.14 Böylece Rabbiyle konuşmasını devam ettirmiş olur. Bir hadiste, namaz sırasında Allah'ın kıble ile bizim aramızda olduğu belirtilir.15 Burada elbette maddî bir keyfiyet söz konusu değildir. Okuduğu sure ve duaların mânâlarını da göz önünde bulunduran kişi, namazda Rabbiyle karşı karşıyaymış, O'nunla konuşuyormuş gibi bir yakınlık duygusu hissetmeye çalışmalıdır.
Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez. Gönül ehli şöyle diyor: "Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak için çalınız. Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir. Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez. Bu yüzden namaz terkedilirse mânevî kayıp büyük olur."
Namazda Allah'ın huzurunda bulunduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde veya başka dünyevi işlerinde takılıp kalan kimse, gerçek anlamda namaz kılmış sayılmaz. Hz. Ali'nin, bacağına saplanan bir okun çıkarılması sırasında, onun vereceği acıyı hissetmemek için namaza durduğu ve o esnada çıkarma ameliyesinin yapıldığı söylenir.16 Gerçekten, zihin daha önemli bir şeyle ciddi şekilde meşgul olursa, fiziksel acılar duyulmaz.
Bu yönden namazın öteki ibadetlerden farklı bir özelliği vardır. Namaz kılan kimse, görünüş olarak da başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namazı onu diğer işlerden alı kor. Meselâ oruç tutan bu sırada alış veriş yapabilir, Hac ibadetinin yapıldığı günlerde de bu mümkündür. Namaz sırasında ise bu kabil şeyler söz konusu değildir. Yûnus Emre şöyle der: "Bir dona kan bulaşacak yumayınca mismil olmaz / Gönül pası yumayınca namaz edâ olmayısar."17
İsmail Hakkı Bursevî beş vakit namaz için şöyle bir sıralama yapar: Sabah namazı sırr 'ın payıdır. Çünkü o, gecenin karanlığına yakın bulunması dolayısıyla, öteki namazlara göre "gayb"tır. Nitekim "sır" da sair kuvvelere göre gaybdır.
Öğle namazı rûh 'un payıdır. Çünkü ora rûhun zuhûru miktarınca tam zâhir oluş vardır. Ruh âlem-i halktandır. Zira her ne kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvelerdeki tezahürleri cihetiyle eserleri müşahede edilir.
İkindi namazı kalb 'in payıdır. Çünkü o orda namazdır, nitekim kalb de uzuvların ve kuvvelerin ortasındadır. Bunun içindir ki "Kalb iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur, o bozulduğu vakit bütün ceset bozulur."18
Akşam namazı, kendisinde nurun batması dolayısıyla nefs'in payıdır. Nefs, "emmâre" mertebesinde karanlık ve siyahtır. "Levvame"de karanlığı hafifler. "Mülheme"ye intikal ettiği zaman aydınlanmaya başlar. Nihayet "mutmainne" olunca onun hali, güneşin doğuşu sırasındaki insan durumuna benzer.
Yatsı namazı, tabiat 'ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir.19
Sufî müfessirimiz, namaz vakitlerini meleklerin kanatlarına benzetir, insanın onlarla mâna âleminde uçtuğunu söyler. Cesedi göklere yükselmeye yetmeyen için mânevî mîrâcı tahsil etmek üzere namaz konulmuştur. Mânevî kanat maddî kanattan daha güçlüdür. Namaz rekâtları, organların hareketine muhtaç bulunmak itibâriyla her ne kadar maddî bir görünüme sahipse de, sahip oldukları hususlar ve onlardan hâsıl olan neticeler manevîdir.
Namazda asıl olan "iki rekât" olarak kılınmasıdır. Bu da Allah'ın Cemâl ve Celâl'ine işarettir. Daha sonra bu iki rekât üzerine bir veya iki rekât ilâve edilmiştir. Şöyle ki:
Sabah namazı iki rekât olarak farz kılınmıştır. Öyle bir vakitte ki: Bir taraf gecedir, gece Zâtî Celâl mertebesi olan "Lâ taayyün" mertebesine işaret eder; bir tarafı gündüzdür. Gündüz vücûdî ve hakîkî Cemal mertebesi olan "Taayyün" mertebesine işaret eder. Ayrıca sabah namazının birinci rekâtı Celâl mertebesine, ikinci rekâtı Cemâl mertebesine işarettir. İki rekâtın toplamının birliği, kendisinde bu iki mertebenin toplandığı Kemâl-i Zâtîye işarettir.
Akşam namazı sabah namazının aksidir. Çünkü Ahadiyyet-i câmia onda gizli bunda açıktır. Nitekim akşamda birinci rekât Celâl'e, ikincisi Cemâl'e, üçüncüsü ise Kemâl-i câmia işarettir.
Yatsı namazı, dört rekâtıyle "Lâ taayyün"e işarettir. Burada gecenin vücûdu için celâl mertebesinde bilkuvve; zat, isimler, sıfatlar ve fiiller olarak dört taayyün söz konusudur.
Öğle namazı, dört rekâtı ile gündüzün vücûdu için cemâl-i ilâhî mertebesinde bilfiil aynı dört taayyüne işarettir.
İkindi namazı, dört rekâtı ile, bu vakitte başkalaşma (tegayyür) olduğu için bilfiil cemâl-i kevnîye işarettir. Bu tasnifte bir ölçüde namaz vakitlerinin özelliğine de değinildiği görülür.20
Müellifimiz namazın sonundaki selâmlar hakkında şu beyanda bulunur: "Namaz kılan, vuslat ve cem'in ancak tevhid ile gerçekleşeceğine işaret olmak üzere, namaza tekbirle girer; ayrılık ve fark'ın ikilikte olacağına işaretten namazdan iki selâmla çıkar. Tevhîde girdiği zaman vuslat âlemine girmiş olur. Buradan namazın maddî şekli ile elde edilen mânevi mîracın değeri anlaşılmış olur. Bunun için Peygamber (as), daimî mîraçta olmasına rağmen "Bizi rahatlat ey Bilâl!"21 buyurmuşlardır."
Serrac'a (ö.378/988) göre namazda kıyam edebi, Allah'ın huzurunda bulunma şuurudur. Kıraat edebi, Kur'an âyetlerini gönül kulağıyla dinliyormuş gibi, yahut da Allah'a okuyormuş gibi bir duyguyla okumaktır. Rükû edebi, Allah'ı yüceltmek, kendisini bir toz zerresi gibi görmek, "Semiallahü limen hamideh" sözünü Allah'ın işittiğini bilmektir. Secde edebi, Allah'a en yakın olma halini hissetmek ve O'nu aziz bilmektir.22
Hucviri (465/1072) namazın şartlarıyla ilgili olarak şu yorumları getirir: "Zahirde necâsetten, bâtında şehvet ve süfli arzulardan arınmak ve temizlenmektir. Zahirde elbiseyi necasetten temizlemek, bâtında bu elbiseyi helâl yoldan temin etmektir. Zahir kıblesi Kâbe, batın kıblesi Arş, sırrın kıblesi müşahededir. Nefs mücahedesi ile uğraşmak namazdaki kıyam gibidir. Zikr-i dâim namazdaki kıraat gibidir. Namazda huşûun şartı sağında solunda kimin bulunduğunu bilmemektir."23
İslam Büyüklerinin Namazları
İslam Büyüklerinin Namazları
Türk Namaz
- Meşhur İslam büyüklerinden Üveys el-Karani bazen rükû sırasında bütün gece öyle kalırdı. Bazen de secdede kalır bütün geceyi öylece geçirirdi.
- Amir Bin Abdullah (r.a) namaz kılarken ev halkının konuşması şöyle dursun davul sesi olsa haberi olmazdı. Kendisine; namazda neyin farkına varırsın diyen birine şöyle dedi: Evet benim bir gün Allah'ın huzuruna çıkacağımdan cennet yada cehennem birine gideceğimden haberim olur. Ben bunu sormak istemedim.
Bizim sözlerimizin hangisinden haberin olur demek istedim. Diyen o kişiye Namazda sizin söz ve hareketlerinizin farkına varmaktansa vücuduma ok saplanmasını tercih ederim. - Zeynel Abidin (r.a) Hazretleri de Her gün yüzlerce rekat namaz kılarlardı. Teheccüt Namazını seferde olmadığı durumda asla bırakmazlardı. Abdest alırken yüzü sararır, namaz kılmak üzere ayağa kalkınca ayakları titrerdi. Sebebini sorana: Kimin huzuruna durduğumdan haberin yok mu? diye cevap verdi. Bir gün namaz kılarken evinde yangın çıktı. O namaza devam ediyordu. Daha sonra hadiseyi anlatanlara, " Ahiret yangını bana evimin yangınını unutturdu da haberim olmadı " dedi.
Büyük zahitlerden Hâtem-i Esam -kuddise sirruh- Asım Bin Yusuf'u ziyarete gitmişti. Asım ona:
"- Ey Hâtem! Namazını güzel kılar mısın?"diye sordu. Hâtem:
"- Evet buyurdu. Asım nasıl kıldığını sordu. Hâtem -kuddise sirruh- dedi ki:
"- Namaz vakti yaklaştığı zaman, Abdest azalarımı tam yıkayarak güzelce abdest alırım. Sonra gelir namaz kılacağım yere dikilirim. Bütün azalarımın sükunet bulmasını beklerim. Kabe'yi iki kaş arasında, makamı sadrımda, Allah Teala'yı üzerimde kabul ederim. O, kalbimde ne varsa bilmektedir. sonra ayaklarımı sırat üzerinde, cenneti sağımda, cehennemi solumda, ölüm meleğini de arkamda farz ederim. Ve bu namazıma son namazıma son namazımmış gibi niyet ederim. sonra ihsan üzere yani Allah'ı görürcesine bir tekbir alırım. Kıraatimi tefekkürle, rükûu tevazuyla, sücudu tazarru ile yaparım. Bunları tam yapmış olarak otururum. Reca üzere teşehhüd ederim, sünnet üzere selam veririm, sonra bu namazımı ihlasla tamamlarım. sonra havf ve reca (korku ve ümit) arasında yaşarım. Namazımı böyle kılmaya sabırla devam ederim."
Bunları dikkatle dinleyen Asım dedi ki:
"- Ey Hâtem! Sen her zaman namazını böyle mi kılarsın? Hâtem -k.s.- :
"Evet otuz senedir böyle kılarım." dedi. Bu cevabı üzerine Asım ağladı ve dedi ki:
"Ben şimdiye kadar hiçbir namazımı böyle kılmadım." (Ebü'l Leys Semerkandi, Gafletten Kurtuluş, c. 2 s 772)
Ebü'l Cüveyriye (r.a.) anlatıyor:
"Ben, Ebû Hanife'ye tam altı ay hiç ayrılmadan arkadaşlık ettim. Bir gece olsun uzandığını görmedim."
Süfyan-ı Sevri derdi ki: "Ben, Ebû Hanife'den daha fazla ibadete düşkün, kimse görmedim." (İmam-ı Şarani, İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli sözler, s. 111)
Cüneyd-i Bağdadi kuddise sirruh, kırk yıl yatsı abdestiyle sabah namazını kıldı. Namazda gece o kadar ayakta dururdu ki ayakları şişerdi.
Veysel Karani Hazretleri kendini bildi bileli ömrü içinde bir gece yatıp uyumamıştır. Bir geceye, "bu gece leyle-i sücud" der, sabaha kadar secde ile geceyi ihya ederdi. Diğer bir geceye de "bu gece leyle-i kıyam" der, sabaha kadar ayakta ibadetle geceyi ihya ederdi. Bir gün:
"Namazda hûşu nedir? " diye soran bir zâta:
"Namaza durduğunda, biri keskin bir kılıçla sırtına vursa, kılıcın ucu göğsünden çıksa, yine hiçbir acı duymamandır." diye cevap vermişti.
Amr İbn-i Zer'in elinde bir hastalık hasıl olmuştu. Tabipler elinin kesilmesi gerektiğini söylediler. O da;
"-Kesin" dedi. Tabipler;
"-Seni iple bağlayıp öyle kesebiliriz." deyince Amr İbn-i Zer:
"-Buna lüzum yok, ben namaza durunca rahatlıkla kesebiliriniz." dedi. Amr İbn-i Zer namaza durunca elini kestiler. O, bunu hissetmedi bile! (İmam-ı Gazali, İlahi Nizam, s. 89)
İbni şirin hazretleri namaza durduğunda sapsarı kesilir bayılacak gibi bir hale girerdi. Diyor ki:
"-Bana, cennete gitmekle iki rekat namaz kılmaktan birini tercih et, deseler, iki rekat namaz kılmayı tercih ederim. Çünkü cennete gitmek benim hoşnut olmam içindir. Namaz ise, Rabbimin hoşnut olması içindir."
Abdullah bin Abbas -radıyallahü anhüma- her gün bin kere secde ederdi. Kendisine çok secde ettiği için "seccâd" denilirdi.
Ömer bin Abdulaziz de, tevazudan kuru yerde namaz kılar ve toprağa secde ederdi.
Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
Türk Namaz
- Meşhur İslam büyüklerinden Üveys el-Karani bazen rükû sırasında bütün gece öyle kalırdı. Bazen de secdede kalır bütün geceyi öylece geçirirdi.
- Amir Bin Abdullah (r.a) namaz kılarken ev halkının konuşması şöyle dursun davul sesi olsa haberi olmazdı. Kendisine; namazda neyin farkına varırsın diyen birine şöyle dedi: Evet benim bir gün Allah'ın huzuruna çıkacağımdan cennet yada cehennem birine gideceğimden haberim olur. Ben bunu sormak istemedim.
Bizim sözlerimizin hangisinden haberin olur demek istedim. Diyen o kişiye Namazda sizin söz ve hareketlerinizin farkına varmaktansa vücuduma ok saplanmasını tercih ederim. - Zeynel Abidin (r.a) Hazretleri de Her gün yüzlerce rekat namaz kılarlardı. Teheccüt Namazını seferde olmadığı durumda asla bırakmazlardı. Abdest alırken yüzü sararır, namaz kılmak üzere ayağa kalkınca ayakları titrerdi. Sebebini sorana: Kimin huzuruna durduğumdan haberin yok mu? diye cevap verdi. Bir gün namaz kılarken evinde yangın çıktı. O namaza devam ediyordu. Daha sonra hadiseyi anlatanlara, " Ahiret yangını bana evimin yangınını unutturdu da haberim olmadı " dedi.
Büyük zahitlerden Hâtem-i Esam -kuddise sirruh- Asım Bin Yusuf'u ziyarete gitmişti. Asım ona:
"- Ey Hâtem! Namazını güzel kılar mısın?"diye sordu. Hâtem:
"- Evet buyurdu. Asım nasıl kıldığını sordu. Hâtem -kuddise sirruh- dedi ki:
"- Namaz vakti yaklaştığı zaman, Abdest azalarımı tam yıkayarak güzelce abdest alırım. Sonra gelir namaz kılacağım yere dikilirim. Bütün azalarımın sükunet bulmasını beklerim. Kabe'yi iki kaş arasında, makamı sadrımda, Allah Teala'yı üzerimde kabul ederim. O, kalbimde ne varsa bilmektedir. sonra ayaklarımı sırat üzerinde, cenneti sağımda, cehennemi solumda, ölüm meleğini de arkamda farz ederim. Ve bu namazıma son namazıma son namazımmış gibi niyet ederim. sonra ihsan üzere yani Allah'ı görürcesine bir tekbir alırım. Kıraatimi tefekkürle, rükûu tevazuyla, sücudu tazarru ile yaparım. Bunları tam yapmış olarak otururum. Reca üzere teşehhüd ederim, sünnet üzere selam veririm, sonra bu namazımı ihlasla tamamlarım. sonra havf ve reca (korku ve ümit) arasında yaşarım. Namazımı böyle kılmaya sabırla devam ederim."
Bunları dikkatle dinleyen Asım dedi ki:
"- Ey Hâtem! Sen her zaman namazını böyle mi kılarsın? Hâtem -k.s.- :
"Evet otuz senedir böyle kılarım." dedi. Bu cevabı üzerine Asım ağladı ve dedi ki:
"Ben şimdiye kadar hiçbir namazımı böyle kılmadım." (Ebü'l Leys Semerkandi, Gafletten Kurtuluş, c. 2 s 772)
Ebü'l Cüveyriye (r.a.) anlatıyor:
"Ben, Ebû Hanife'ye tam altı ay hiç ayrılmadan arkadaşlık ettim. Bir gece olsun uzandığını görmedim."
Süfyan-ı Sevri derdi ki: "Ben, Ebû Hanife'den daha fazla ibadete düşkün, kimse görmedim." (İmam-ı Şarani, İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli sözler, s. 111)
Cüneyd-i Bağdadi kuddise sirruh, kırk yıl yatsı abdestiyle sabah namazını kıldı. Namazda gece o kadar ayakta dururdu ki ayakları şişerdi.
Veysel Karani Hazretleri kendini bildi bileli ömrü içinde bir gece yatıp uyumamıştır. Bir geceye, "bu gece leyle-i sücud" der, sabaha kadar secde ile geceyi ihya ederdi. Diğer bir geceye de "bu gece leyle-i kıyam" der, sabaha kadar ayakta ibadetle geceyi ihya ederdi. Bir gün:
"Namazda hûşu nedir? " diye soran bir zâta:
"Namaza durduğunda, biri keskin bir kılıçla sırtına vursa, kılıcın ucu göğsünden çıksa, yine hiçbir acı duymamandır." diye cevap vermişti.
Amr İbn-i Zer'in elinde bir hastalık hasıl olmuştu. Tabipler elinin kesilmesi gerektiğini söylediler. O da;
"-Kesin" dedi. Tabipler;
"-Seni iple bağlayıp öyle kesebiliriz." deyince Amr İbn-i Zer:
"-Buna lüzum yok, ben namaza durunca rahatlıkla kesebiliriniz." dedi. Amr İbn-i Zer namaza durunca elini kestiler. O, bunu hissetmedi bile! (İmam-ı Gazali, İlahi Nizam, s. 89)
İbni şirin hazretleri namaza durduğunda sapsarı kesilir bayılacak gibi bir hale girerdi. Diyor ki:
"-Bana, cennete gitmekle iki rekat namaz kılmaktan birini tercih et, deseler, iki rekat namaz kılmayı tercih ederim. Çünkü cennete gitmek benim hoşnut olmam içindir. Namaz ise, Rabbimin hoşnut olması içindir."
Abdullah bin Abbas -radıyallahü anhüma- her gün bin kere secde ederdi. Kendisine çok secde ettiği için "seccâd" denilirdi.
Ömer bin Abdulaziz de, tevazudan kuru yerde namaz kılar ve toprağa secde ederdi.
Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
Sahabelerin namazı
Ashab-ı Kiram'ın (Sahabelerin) Namazı
Osman ERSAN
Fudayl bin İyâz -radıyallahü anh- şöyle anlatır:
"Ashab-ı Kiram (Allah onlardan razı olsun), sabaha girdikler zaman saçları dağınık, renkleri sararmış bir şekilde bulunurlardı. Geceyi secde edici, rükû edici olarak geçirirlerdi. Bazen uzun müddet kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Aziz ve Celil olan Allah'ı andıkları zaman, rüzgarlı bir günde ağaç sallanır gibi sallanırlar; gözlerinden, elbiselerini ıslatıncaya ve yerde abdest suyu ölçüsünde eser bırakıncaya kadar yaş boşanırdı. Sabah olunca yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler; halk içinde sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş gibi çıkarlardı.
Sahabe-i Kiram, namaza durdukları zaman kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. Hazret-i Hasan -radıyallahü anh-, abdest alırken rengi değişirdi. Biri:
"- Niye böyle oluyorsun?" diye sorunca Hazret-i Hasan -radıyallahü anh-:
" Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir.
*
Hz. Ali (r.a)'nin savaşta vücuduna saplanan okun namaz kılarken çıkarılması olayı meşhurdur. Nitekim bir keresinde baldırına bir ok saplanmıştı. Çıkarmak için uğraşılmış da çıkarılamamıştı, çok acı veri veriyordu. Hz. Ali'inin namaza durmasına ve okun bu ara da çıkarılmasına karar verildi. Nafile Namaz kılmaya başlayan Hz.Ali secdeye kapanınca, oku kuvvetle çektiler ve çıkardılar. Namazı bitirince etrafına bakınarak "oku çıkardınız mı?" diye soran Hz. Ali'ye Oradakiler çoktan çıkardık dediler.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahü anh- namazını hûşu ve kalp huzuru ile kılardı. Öyle ki namazda duruşları esnasında adeta bir cansız direk gibiydi.
Mücahit -radıyallahü anh-, Hazret-i Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr -radıyallahü anhüma-'nın namaz kılışlarını şöyle anlatıyor:
"Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı."
Misver b. Mahreme diyor ki:
Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra yanına geldim. Oradakilere:
"-Durumu nasıl?" dedim.
"-Gördüğün gibi." diye cevap verdiler.
"Namazı hatırlatarak onu uyandırın namazdan daha önemli dahi olsa, başka bir şeyi hatırlatarak onu uyandıramazsınız."dedim.
"-Ey müminlerin emiri! Namaz vakti geldi."dediler.
"-Ha! Peki kalkayım."dedi.
İslam'da namazı terk edenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Teberani, Hayatü's sahabe)
*
Hz Osman -radıyallahü anh-, bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra , sürekli kan kaybetmeye başladı. Ve komaya girdi. Bu durumda dahi namaz vakti geldiği söylenince kendine gelmiş namazını kılmış ve şöyle demişti:
"-Namazı terk edenin İslam'da yeri yoktur."
Hz Osman -radıyallahü anh- bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekatta tüm Ku'an'ı kerimi hatmettiği olurdu. Hz. Ali -radıyallahü anh-'ın namaz vakti gelince, vücudu titremeye başlar ve yüzü sararırdı. Sebebini soranlara şöyle derdi:
"Yerle göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan aciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım bilemiyorum.
Sâbit -radıyallahü anh- diyor ki:
"Zübeyr oğlu Abdullah namaz kılarken, sanki ayakta dikili bir ağaç gibi dururdu. Kendini namaza öyle verirdi."
Başka bir Zât şöyle diyor:
İbn-i Zübeyr secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki, kuşlar gelir, omzuna konardı. Bazen de öyle rükû ederdi ki, bütün gece rükû ile geçerdi. Bazen de secdeyi uzatır, butün geceyi secde ile geçirirdi.
İbn-i Zübeyr Hazretleri, yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr -radıyallahü anh- 'ın boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu, ne rükû ve secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan atıldı, oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeye başladı. Ev halkı yetiştiler bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. İbn-i Zübeyr namazını sükunetle kılmaya devam etti. Selam verdikten sonra :
"-Gürültüye benzer bir şey işittim, neydi o?" buyurdu. Hanımı:
"-Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı?" dedi.
Buna karşılık İbn-i Zübeyr Hazretleri şöyle cevap verdi:
"-Allah hayrını versin! Eğer namazda başka bir şeyle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı?"
*
Bir sabah erkenden O büyük îmânlı Sahâbînin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Ten'im denilen yere götürdüler. Çünkü bütün mel'anetlerini, orada yapmayı âdet edinmişlerdi.
Bu iki Allah ve Resûlullah dostu ise, heyecanlı değildiler. Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahâbî kucaklaşarak birbirlerine uğradıkları belâya sabretmelerini tavsiye ettiler.
Az sonra bir müşrik bağırdı:
- Ey Hubeyb! Sen bizim babamızı, Hâris bin Âmir'i öldürdün. Bugün onun intikamını senden alacağız. Ölmeden önce bir isteğin var mı?
Hubeyb bin Adiy gâyet sâkin, şunları söyledi:
- Yaşatan ve öldüren ve öldükten sonra gene diriltecek olan, yalnız Cenâb-ı Allahtır.. O'na binlerce hamd olsun.
Darağacında namaz
Müşrikler hayretle tekrar sordular:
- Ölmeden önce son bir arzun yok mudur?
- Beni bırakınız iki rekât namaz kılayım...
- Kıl orada.
Elleri ve ayakları çözülen Hz. Hubeyb, hemen namaza durup, büyük bir sükûnet içinde huşû' ile iki rekât namaz kıldı. Cenâbı Hakka son duâlarını yaptı.
Toplanan müşrikler, kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra
- Vallahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, namazı uzatırdım ve daha çok kılardım, dedi.
Böylece idam edilirken iki rekât namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep olan Hubeyb bin Adiy'dir. Peygamber efendimiz, onun idam edilirken iki rekât namaz kıldığını işitince bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur.
Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
Osman ERSAN
Fudayl bin İyâz -radıyallahü anh- şöyle anlatır:
"Ashab-ı Kiram (Allah onlardan razı olsun), sabaha girdikler zaman saçları dağınık, renkleri sararmış bir şekilde bulunurlardı. Geceyi secde edici, rükû edici olarak geçirirlerdi. Bazen uzun müddet kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Aziz ve Celil olan Allah'ı andıkları zaman, rüzgarlı bir günde ağaç sallanır gibi sallanırlar; gözlerinden, elbiselerini ıslatıncaya ve yerde abdest suyu ölçüsünde eser bırakıncaya kadar yaş boşanırdı. Sabah olunca yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler; halk içinde sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş gibi çıkarlardı.
Sahabe-i Kiram, namaza durdukları zaman kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. Hazret-i Hasan -radıyallahü anh-, abdest alırken rengi değişirdi. Biri:
"- Niye böyle oluyorsun?" diye sorunca Hazret-i Hasan -radıyallahü anh-:
" Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir.
*
Hz. Ali (r.a)'nin savaşta vücuduna saplanan okun namaz kılarken çıkarılması olayı meşhurdur. Nitekim bir keresinde baldırına bir ok saplanmıştı. Çıkarmak için uğraşılmış da çıkarılamamıştı, çok acı veri veriyordu. Hz. Ali'inin namaza durmasına ve okun bu ara da çıkarılmasına karar verildi. Nafile Namaz kılmaya başlayan Hz.Ali secdeye kapanınca, oku kuvvetle çektiler ve çıkardılar. Namazı bitirince etrafına bakınarak "oku çıkardınız mı?" diye soran Hz. Ali'ye Oradakiler çoktan çıkardık dediler.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahü anh- namazını hûşu ve kalp huzuru ile kılardı. Öyle ki namazda duruşları esnasında adeta bir cansız direk gibiydi.
Mücahit -radıyallahü anh-, Hazret-i Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr -radıyallahü anhüma-'nın namaz kılışlarını şöyle anlatıyor:
"Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı."
Misver b. Mahreme diyor ki:
Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra yanına geldim. Oradakilere:
"-Durumu nasıl?" dedim.
"-Gördüğün gibi." diye cevap verdiler.
"Namazı hatırlatarak onu uyandırın namazdan daha önemli dahi olsa, başka bir şeyi hatırlatarak onu uyandıramazsınız."dedim.
"-Ey müminlerin emiri! Namaz vakti geldi."dediler.
"-Ha! Peki kalkayım."dedi.
İslam'da namazı terk edenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Teberani, Hayatü's sahabe)
*
Hz Osman -radıyallahü anh-, bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra , sürekli kan kaybetmeye başladı. Ve komaya girdi. Bu durumda dahi namaz vakti geldiği söylenince kendine gelmiş namazını kılmış ve şöyle demişti:
"-Namazı terk edenin İslam'da yeri yoktur."
Hz Osman -radıyallahü anh- bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekatta tüm Ku'an'ı kerimi hatmettiği olurdu. Hz. Ali -radıyallahü anh-'ın namaz vakti gelince, vücudu titremeye başlar ve yüzü sararırdı. Sebebini soranlara şöyle derdi:
"Yerle göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan aciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım bilemiyorum.
Sâbit -radıyallahü anh- diyor ki:
"Zübeyr oğlu Abdullah namaz kılarken, sanki ayakta dikili bir ağaç gibi dururdu. Kendini namaza öyle verirdi."
Başka bir Zât şöyle diyor:
İbn-i Zübeyr secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki, kuşlar gelir, omzuna konardı. Bazen de öyle rükû ederdi ki, bütün gece rükû ile geçerdi. Bazen de secdeyi uzatır, butün geceyi secde ile geçirirdi.
İbn-i Zübeyr Hazretleri, yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr -radıyallahü anh- 'ın boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu, ne rükû ve secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan atıldı, oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeye başladı. Ev halkı yetiştiler bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. İbn-i Zübeyr namazını sükunetle kılmaya devam etti. Selam verdikten sonra :
"-Gürültüye benzer bir şey işittim, neydi o?" buyurdu. Hanımı:
"-Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı?" dedi.
Buna karşılık İbn-i Zübeyr Hazretleri şöyle cevap verdi:
"-Allah hayrını versin! Eğer namazda başka bir şeyle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı?"
*
Bir sabah erkenden O büyük îmânlı Sahâbînin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Ten'im denilen yere götürdüler. Çünkü bütün mel'anetlerini, orada yapmayı âdet edinmişlerdi.
Bu iki Allah ve Resûlullah dostu ise, heyecanlı değildiler. Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahâbî kucaklaşarak birbirlerine uğradıkları belâya sabretmelerini tavsiye ettiler.
Az sonra bir müşrik bağırdı:
- Ey Hubeyb! Sen bizim babamızı, Hâris bin Âmir'i öldürdün. Bugün onun intikamını senden alacağız. Ölmeden önce bir isteğin var mı?
Hubeyb bin Adiy gâyet sâkin, şunları söyledi:
- Yaşatan ve öldüren ve öldükten sonra gene diriltecek olan, yalnız Cenâb-ı Allahtır.. O'na binlerce hamd olsun.
Darağacında namaz
Müşrikler hayretle tekrar sordular:
- Ölmeden önce son bir arzun yok mudur?
- Beni bırakınız iki rekât namaz kılayım...
- Kıl orada.
Elleri ve ayakları çözülen Hz. Hubeyb, hemen namaza durup, büyük bir sükûnet içinde huşû' ile iki rekât namaz kıldı. Cenâbı Hakka son duâlarını yaptı.
Toplanan müşrikler, kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra
- Vallahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, namazı uzatırdım ve daha çok kılardım, dedi.
Böylece idam edilirken iki rekât namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep olan Hubeyb bin Adiy'dir. Peygamber efendimiz, onun idam edilirken iki rekât namaz kıldığını işitince bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur.
Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
Peygamber (s.a.s.) Efendimizin Namazı
Peygamber (s.a.s.)
Efendimizin Namazı
Mirac'da beş vakit namazın farz kılınmasından itibaren iki cihan Güneşi Efendimiz ömürlerinin sonuna kadar namazı hiç terk etmemişlerdir. Vefatlarına yakın hasta olduklarında, Hz Ali ve Hz Abbas -radıyallahü anhümâ-'nın koltuğuna girerek cemaate devam etmiş, ashabına ve ümmetine namazın ehemmiyetini, devam lüzumunu ve şiddetli hastalık halinde bile hiçbir suretle asla terki câiz olmayacağını fiilen talim ve irşat buyurmuşlardır.
Hz. Aişe (r.a) anlatıyor: Rasulullah bizimle konuşur, biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince sanki bizi tanımıyor gibi bir hale gelir, bütün varlığıyla Allah'a yönelirdi. (Fezail-i A'mal s. 303)
Sahabe-i Kiram, Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem-'e:
"- Fetih suresinde Allah Teala, sizi tamamen bağışladığı bildirmiştir. Öyleyse neden böylesine uzun ve ebedi bir ibadet yapıyorsunuz? dediklerinde, Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem-:
"- Allah'a şükreden bir kul neden ben olmayayım?" diye cevap vermiştir.
Bir Hadis-i Şerifte bildirildiğine göre; Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- namaz kılarken, mübarek göğsünden sürekli el değirmenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi gelirdi.
Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-'den rivayete göre Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem-'in namazda göğsünden tencere tokurtusuna benzeyen tarzda sesler gelirdi. (İbn-i Mace, Mukaddime, 3.)
Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-' Validemizin anlattığına göre, Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar uzun müddet teheccüde devam ederlerdi. Durumdan müteessir olan muhterem zevcesi:
"-Ey Allah'ın resûlü, geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde niçin böyle yapıyorsun?" diye sorunca;
"-Ey Âişe! Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?" karşılığını vermiştir. (Buhari, Teheccüd, 6)
Hazret-i Ata -radıyallahü Anh- şöyle anlatmıştır. Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-'ya :
"-Allah Resulünden şahit olduğun en şaşırtıcı hadiseyi bize haber ver." dedim. Hazret-i Aişe ağladı ve dedi ki:
"- Onun hangi hali şaşırtıcı değildi ki. Bir gece geldi. Benimle beraber yatağa girdi. Tenim tenine değdi ve sonra dedi ki:
"-Ey Ebû Bekir'in kızı, bırak beni! Rabbime ibadet edeyim." Ben dedim ki:
"-Senin yanında olmayı seviyorum, fakat senin arzuna uymayı tercih ederim."
Kendisine izin verdim, kalktı, su ibriğine gitti, abdest aldı. Suyu çok dökerek israf etmedi. sonra namaza durdu, ağlamaya başladı. Öyle ki, göz yaşları, mübarek göğsüne doğru aktı. sonra rükûa gitti, gene ağladı. sonra secdeye gitti, gene ağladı. sonra başını secdeden kaldırdı, gene ağladı. Bu ağlaması sabaha kadar devam etti. Sabah namazı vakti Bilal geldi. Ezan okudu. Ben o zaman dedim ki:
"-Ey Allah'ın rasûlü! Seni ağlatan sebep nedir? Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti. Buyurdular ki:
"-Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu şükrü ben neden yapmayayım?" (Sâdık Dânâ, Altınoluk sohbetleri, C.1, s. 193)
Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimizin, ahir ömürlerinde ruhi saadetlerini teslim ederken yaptığı son nasihati, namaza dikkat etmek hususunda olup; bu, ondan rivayet edilen son Hadis-i Şeriftir. Hazret-i Enes -radıyallahü anh- anlatıyor:
"Rasûlullah Aleyhissalâtü Vesselama ölüm geldiği vakit, can çelişirken yaptığı vasiyetin hepsi:
"-Namaz(ı ihmal etmeyin) ve sağ ellerinizin sahip oldukları (nın yani kölelerinizin hukukuna riayet edin!) demek olmuştur." (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 338)
Bir kimseye en çok sevdiği insanlardan birinin geldiği müjdelendiğinde nasıl sevinir ve kendinden geçerse; Allâh Rasûlü de namaza duracağı zaman, bu sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı. Rabbine karşı huşû ve tevâzûun zirvesine çıkar ve O'na yalvarıp yakarmaktan ayrı bir kulluk zevki alırdı. Bir defâsında Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- namazı şöyle târif buyurdular:
"Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek'atta bir teşehhüd vardır. Namaz huşû duymak ve temeskün (tezellül) izhâr etmektir... Ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve Yâ Rabb! Yâ Rabb! Yâ Rab! diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir." (Tirmizî, Salât, 166) Yani namaz kulun Yaratanı karşısında aczini ve za'fını idrak ederek muhtaçlığını arz etmesi ve gönülden gelen feryatlarla iç âleminde kıyâmetler koparması, tazarrû ve niyazda bulunmasıdır.
Müslümanlar kendilerine farz olan beş vakit namazı kılarlardı, halbuki Rasûl-i Ekrem fazla olarak kuşluk, işrak, teheccüd gibi nâfile namazlar da kılardı. Bütün müslümanlar her gün üzerlerine farz olan on yedi rek'at farz namazı kılarlarken, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- geceli gündüzlü günde farz ve nâfile olarak 50-60 rek'at namaz kılardı. Bu namazlarda Allâh'a muhabbet manası Rasûlullâh'ın kalbindeki her şeyden ve her manadan daha üstündü. Rükûu uzatırdı, o derece ki uzaktan bakan onu secdeye kapanmayı unuttu zannederdi.
Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor: Bir gece Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile berâber namaza durdum. Bakara sûresini okumaya başladı. Ben içimden:
- Yüzüncü ayete varınca rukûya varır, dedim. Yüzüncü ayete geldikten sonra da okumasını sürdürdü.
Ben: - Herhalde bu sûre ile iki rekat kılacak, diye zihnimden geçirdim. Okumasına devam etti. Sûreyi bitirince rükûa varır, diye düşündüm. Sonra Nisâ sûresini okumaya başladı. Bitirince Âl-i İmrân sûresini okumaya başladı. Ağır ağır okuyordu. Tesbih âyetleri geldiğinde 'sübhânallâh' diyor, dua âyeti geldiğinde duâ ediyor, istiâze ayeti geldiğinde de Allâh'a sığınıyordu. Sonra rükûa vardı. 'Sübhâne Rabbiye'l-Azîm' demeye başladı. Rükûu da kıyâmı kadar sürdü. Sonra 'Semiallâhu limen hamideh. Rabbenâ leke'l-hamd' diyerek (doğruldu). Rükûda durduğuna yakın bir müddet kıyamda durdu. Sonra secdeye vardı. Secdede 'Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ' diyordu. Secdesi de kıyâmına yakın uzunlukta idi. (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 203)
Vahyin başlangıcından itibaren namazını Beytullah'ın avlusunda kendisine düşman olan, insafsızca eza ve cefâ eden müşriklerin gözünün önünde kılardı. Namazda iken müşriklerden bazıları üzerine hücum etmişti de onlardan korkup da namazını bile bırakmamıştı. Savaş esnasında iki tarafın kuvvetleri karşılaşıp da kılıç seslerinin şakırdadığı, mızrakların vızıldadığı, kalplerin hızla çarptığı bir zamanda dahî namaz vakti geldiğinde, namazı kılmak için müslümanlar saf saf olurlar, önde Peygamberleri imam olurdu.
Ebû Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir sefer esnâsında
Dacnân ile Usfan arasında konaklamıştı. Müşrikler:
- Onların bir namazları vardır ki onlar için babalarından ve evlatlarından çok daha kıymetlidir. Bu namaz ikindi namazıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan bir kerede çullanın!'' dediler.
Cebrail aleyhisselam, Resulullah -aleyhi's-salâtü ve's-selâm-'a gelerek ashabını iki kısma ayırmasını, onlardan bir grupla namaz kılarken diğer grubun geri tarafta ayakta beklemesini, tedbirli olmalarını ve silahlarını beraberlerinde almalarını, birinci gruba bir rek'at kıldırmasını, bu kısmın birinci rekatten sonra geri çekilmesini, arkadaki grubun öne ilerlemesini, bu yeni gruba da bir rek 'at kıldırmasını, böylece her bir grubun Resulullah'la birlikte birer rek'atlerinin olmasını, Resulullah'ın da böylece iki rek'at kılmış olmasını emretti. (Tirmizî, Tefsîr, 4 (3035)
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-'in âllâh'ın huzûruna durma iştiyâkı o kadar yüksekti ki savaşlarda sâdece farz namazları kılmakla yetinmez, geceleri sabahlara kadar doya doya ibâdet iklimini yudumlardı. Nitekim Ali -radıyallâhu anh- Bedir Gazvesi'ni anlatırken şöyle demektedir:
- Bedir günü aramızda Mikdâd'dan başka süvâri yoktu. İyi biliyorum, o zaman Allâh Rasûlü hâric hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.
İşte onun Alâh'a bağlılığı böyleydi. Namazlarını dâima vaktinde kılmıştır. Hatta vefat ettikleri hastalıklarının en şiddetli ânlarında dahî, bile bile namazı geçirmemişti. Bu hastalığı o kadar çok şiddetlenmişti ki kuvvet ve tâkatten kesilmişti. Öğle ve ikindide iki kişinin yardımıyla odasından çıkarak mescide kadar vardı ve namazı cemaatle kıldı. Ölüm acıları içinde kıvranmasına rağmen ümmetinin en çok istifâde edeceği husûsları hatırlatmaktan geri durmamış ve son sözleri: "Namaz! Namaz! Mâlik olduğunuz (köleler) hakkında Allâh'tan korkun!" olmuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 133)
Sevgili Peygamberimiz'in son nefesinde dahî hatırlatmayı lüzûmlu bulduğu mevzûlar herhalde insanın kulluk vazîfesi için en ehemmiyetli noktalar olmalıdır. Birincisi kulu Hâlıkına ve mahbûbuna ençok yaklaştıran, İslam'ın direği namaz, ikincisi de insanı cehennem çukurlarına yuvarlanmaktan koruyacak olan, zayıflara, Rabbimiz'in emânet olarak emrimize vediği işçilere ve kadınlara güzel muâmele.
Birgün Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashâbı ile birlikte mescidde namaz vaktini beklerken adamın biri kalktı ve:
-Yâ Rasûlallâh! Ben bir günah işledim, dedi. Rasûl-i Ekrem adama cevap vermedi. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve selem- namazını bitirdikten sonra aynı adam yine kalktı ve önceki sözünü tekrarladı. Peygamberimiz sordu:
- "Sen şu namazı bizimle kılmadın mı? Ve onun için güzelce abdest almadın mı?"
Adam: - Evet yâ Rasulullah! dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bu defa:
- "İşte o namaz işlediğin günaha keffâret olur", buyurdu . (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, I, 301)
Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in kötülüklerden ve çirkinliklerden koruyacağını ve daha önce işlenmiş günahlara keffâret olacağını bildirdiği namazı O'nun kıldığı şekilde ve o şuur içerisinde kılmak gerekmektedir. Aksi takdirde en mühim faydaları ihtivâ eden namaz hayâtımızda hiçbir değişikliğe sebep olamaz ve biz içinde bulunduğumuz günah bataklıkları ve çirkinlikler içerisinde ebedî hüsrâna doğru yüzüp gideriz.
İnsanların en hayırlısının ömrü uzun ve ameli güzel olan kimse olduğunu bildiren Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve selem-, kısacık dünyâ hayâtında kalbini bütünüyle Allâh'a vererek olabildiğince çok namaz kılmaya çalışmıştır. Namaz için her fırsatı değerlendirirdi. Herhangi bir şey kendisini üzecek olursa hemen namaza koşardı. (Ebû Dâvûd, Salât, 312) Cennette kendisi ile birlikte olma aşkı ile yanıp kavrulan sahâbîsine, bu arzûsunun gerçekleşmesi için duâ etmeyi kabul ettikten sonra, onun da çok secde ederek kendisine yardımcı olmasını istemişti. Ebu Hureyre -radıyallâhu anh- anlatıyor: Rasûlullâh'ın sağlığında Kudâa kabilesinin Beliyy boyuna mensup iki zât birlikte İslam'a girmişlerdi. Bilâhare birisi şehid düşmüş, diğeri de bir sene daha yaşayıp öyle ölmüştü. Talha bin Ubeydullah:
- Rüyamda, bir sene sonra vefât edenin şehid düşenden daha önce cennete girdiğini gördüm ve hayret ettim, diye anlattı. Sabah olunca Talhâ'nın bu rüyâsı ben veya bir başkası tarafında
Rasûlullâh'a anlatıldı. Rasul-i Ekrem Efendimiz:
- "O, şehit olandan sonra ramazan orucunu tutmadı mı, bir senede altı bin şu kadar rekat namaz kılmadı mı? (O halde ikisi arasında bu kadar fark olacak!)" buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 333)
Hayâtını İslam'ı en güzel bir şekilde tebliğ etmeye ve ashâbını ilâhî bir terbiye ile yetiştirmeye adamış olan Habîb-i Ekrem -aleyhi's-salâtü ve's-selâm- Efendimiz, insanlar için huzûr kaynağı olan bu namazın bütün insanlar tarafından en güzel bir şekilde kılınmasını isterdi. Mute gazâsına gitmek üzere hazırlanan Abdullah bin Revâha, Peygamberimiz'in yanına geldi. Gül yüzüne hasret kalacağı Efendisi ile vedâlaştıktan sonra:
- Yâ Rasûlallâh! Bana ezberleyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şey tavsiye buyur, dedi.
Peygamber Efendimiz:
- "Sen yarın Allâh'a pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri, namazları çoğalt." buyurdu. Abdullah bin Revâha:
- Yâ Rasûlallâh! Bana nasihatini artır! dedi. Sevgili Peygamberimiz bu defâ:
- "Allâh'ı dâimâ zikr et! Çünkü Allâh'ı zikir, umduğuna ermende sana yardımcı olur!" buyurdu. (Vâkidî- Megâzî, II, 758)
Allâhu zü'l-celâl Hazretleri Rasûlüne şöyle emretmişti:
"Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Biz seni rızıklandırırız ve akıbet takvânındır." (Tâ-hâ/20, 132)
Bu nedenle Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- de ashâbına ve bütün insanlara namaz üzerinde hassasiyetle durmalarını ve bu husûsta sabırlı olmalarını emrederdi. Kendisini Peygamber Efendimiz'in halîfesi olarak telakkî eden Osmanlı sultânı VI. Mehmed Reşâd'ın, saraydaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere "muallime-i selâtin" (sultan hocası) tayin ettiği Safiye Hanım'a ilk iradesi şu olmuştur:
"Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin". (Ünüvar, Safiye; Saray Hatıralarım, İstanbul, 1964, s. 21)
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-'in namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durduğunu gören ve bütün varlıklarını onun izinde yürüyebilmek için fedâ eden ashâb-ı kirâm hazerâtı da namaza durduklarında kendilerini kaybederler ve Allâh'ı en yakınlarında bulurlardı. Huzûr-ı İlâhîde okumaya başladığı bir sûreyi yarıda bırakmak istemeyen ve bir an da olsa alacağı feyz uğruna bütün ömrünü fedâ eden ashâba âit olan şu hâtıralar ne kadar dehşet vericidir:
Zâtü'r-Rikâ gazvesinde Peygamber Efendimiz Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr'i kendi istekleri üzerine bir konak mahallinde gece için muhâfız olarak tensib etmişti. Ammâr gecenin ilk vaktinde istirahat etmeyi tercih ettiği için uyudu. Abbâd bin Bişr de kalktı ve namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Abbâd'ın vücûduna isâbet etti. Abbâd oku çıkardı. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defâsında da Abbâd ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyordu. Rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırarak:
- Kalk! ben yaralandım, dedi. Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik ikisini görünce arkadaşını uyardığını anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd'ın kanlar içinde olduğunu görünce:
- Sübhânallâh! İlk oku attığında beni uyandırsaydın ya! dedi. Abbâd ise namaza olan aşk ve şevkini gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
- Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama okları peşpeşe atınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh'a yemin ederim ki Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim. (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 343-344)
Yaratanının emir ve isteklerini henüz duymamış olan diğer insanlara da en son ilâhî dinin ulaşabilmesi için kendisine tevdî edilen vazîfeyi ihmâl korkusu olmasa bu sahâbîyi Rabbinin huzûrundan ayırabilecek hiçbir kuvvet bulunmamaktadır. Ne var ki, umûmun istifâdesini düşünüyor olması kendi zevk ve lezzetini yarıda kesmesini gerektirmiştir. Çünkü İslam müntesiplerinden, ferdîlikten ziyâde içtimâî olmalarını istemektedir.
Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh-, ashâbın namaza atfettikleri ehemmiyeti gösteren diğer bir ibretli hâdiseyi şöyle anlatıyor: Ömer bin Hattab radıyallâhu anh hançerlendiğinde, zaman zaman baygınlık geçiriyordu. Bir keresinde yanına girdiğimde üstüne bir örtü örtmüşler, kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:
- Kendisini nasıl buluyorsunuz? diye sordum.
- Gördüğün gibi (baygın) dediler.
- Namaza çağırdınız mı? Eğer yaşıyorsa onu namazdan başka bir şey korkutup uyandıramaz, dedim. Bu ikazım üzerine oradakiler:
- Ey Mü'minlerin Emîri Namaz! Namaz kılındı! dediler. Hemen uyandı ve:
- Öyle mi? Vallahi namazı terkedenin İslam'dan payı yoktur, dedi. Kalktı, yarasından kan fışkıra fışkıra namaz kıldı. (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, I, 295; İbn-i Sa'd, III, 35)
Allâh'ın emri herşeyden azizdi. Mal ve can onun yanında bir hiç mesâbesindeydi. Toplumun bütün fertleri bu şuuru yakalamış ve namazın ibâdet hayâtının mihverini teşkil ettiğini kavramıştı. Sıhhat için ruhsat verilmiş olmasına rağmen hakîkat karşısındaki anlayış ve kabulleri sebebiyle azîmeti tercih etmek onlar için daha doğru idi. Müseyyib bin Râfî anlatıyor:
Abdullah bin Abbas -radıyallâhu anh-'ın gözlerine perde inince bir kimse geldi ve:
- Eğer yedi gün hiç kalkmadan sırtüstü yatmaya dayanabilirsen ve bu arada namazlarını îmâ ile kılmayı kabul edersen seni tedâvî edebilirim. İnşaallâh şifâ bulursun, dedi.
İbn-i Abbas, Hz. Âişe ile Ebû Hureyre'ye ve daha başka sahâbîlere haber gönderip mes'eleyi sordurdu. Hepsi de:
- Ya bu süre zarfında ölürsen namaz hususunda yöneltilecek soru karşısında ne cevap verirsin? dediler.
Bu cevaplar üzerine İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- gözünü tedâvî ettirmekten vazgeçti. (Hâkim, Müstedrek, III, 629, 6319)
Bir kudsî hadîste; "Namazı benimle kulum arasında ikiye böldüm: Kulum için de istediği verilecektir." buyurulmuştur. Bu va'd gereğince usûlüne göre kılınan namazda, gönlü başka taraflara kaydırmadan okunan Fatiha'da çok müjdeli ilhamlar vardır. Gözde nûr, gönülde mânevî bir sürür hasıl olur. Namaz, insanın dâimâ Allâh'ı düşündüğü, O'ndan bir an bile gâfil olmadığı ihsân haline yükselmesinin yolunu gösterir. Bütün hareket, söz ve düşüncelerinde Yüce Yaratanını düşünün bir insan kâmil bir mü'min olma vasfını kazanmış olur.
Peygamber Efendimiz'in Medîne'yi teşriflerinde onu görmek için yanına gelen ve gül yüzünü görür görmez "Vallâhi bu yüz yalancı olamaz" diyerek hakîkatı haykıran Yahudî âlimi Abdullâh bin Selâm -radıyallâhu anh-, mübârek ağızlarından ilk olarak "Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize ikrâmda bulununuz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece herkes uyurken namaz kılınız. Bunları yaparak selâmetle Cennet'e giriniz." (Tirmizi, Kıyamet, 42) sözlerini işittiğini söylemektedir. Herkesin uyuduğu bir vakitte veya çoğu kimsenin muvaffak olamadığı bir şekilde Allâh'a yönelmek hiç şüphesiz cennetin yollarını kolaylaştıran en mühim âmildir.
İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır: Hz Peygamberin sağlığında rüya gören bir kimse onu Peygamberimiz'e anlatırlardı, ben de bir rüya görmeyi ve onu Hz Peygamber'e anlatmayı çok isterdim. O zaman bekar bir delikanlı idim ve mescidde uyurdum. Bir defasında rüyamda iki melek beni cehenneme götürdüler. Baktım ki, o kuyu duvarı gibi örülmüş olup kuyununki gibi iki boynuzu vardı; o da ne, orada kendilerini tanıdığım insanlar da vardı. Ben şöyle haykırdım: "Cehennemden Allah'a sığınırım! Cehennemden Allah'a sığınırım!" O sırada bir başka melek diğer iki meleğe katıldı ve bana şöyla dedi: "Korkutulmayacaksın!"
Abdullah ibni Amr ibni Âs -radıyallâhu anhümâ-'ya da Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle tavsiyede bulunmuştu:
- "Abdullah! Falan adam gibi olma! Çünkü o, gece ibâdetine devâm ederken artık kalkmaz oldu." (Buhârî, Teheccüd, 19; Müslim, Sıyâm, 185) Hayırlı bir ibâdete başladıktan ve onun feyzini aldıktan sonra terk etmek Allâh ve Rasûlünün tasvîb edeceği bir şey değildir elbette. O güzel hasleti daha da geliştirmek ve artırmak gerekmektedir.
Gece ibâdeti, insanın gündüz hayâtının bereketli ve feyizli geçmesinin temel şartıdır. Gündüz yapacağı işlerin ve hizmetlerin semereli olabilmesi teheccüd vaktinde kalbin doldurulmasına bağlıdır. Cenâb-ı Hak, Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e emrederken şöyle buyurmaktadır:
"Ey örtünen (Peygamber!) Gecenin birazı hariç olmak üzere geceleyin kalk (namaz kıl). Gecenin yarısında kalk, yahut yarısından biraz eksilt. Veya bunu artır ve yavaş yavaş güzel güzel tertil ile Kur'ân oku. Çünkü biz, senin üzerine ağır, (sorumluluk gerektiren) bir söz indireceğiz. Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz senin için uzun bir meşguliyet vardır." (el-Müzzemmil/73, 1-7)
Kendisini söz konusu olduğunda kimsenin dayanamayacağı kadar ağırlığa ve meşakkate katlanan Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-, ümmetine tavsiyede bulunurken engin bir merhamet ve şefkât âbidesi olurdu. "Allâh Teâlâ'nın en çok beğendiği namaz Dâvûd aleyhisselâm'ın namazı, Allâh Teâlâ'nın en çok beğendiği oruç da yine Dâvûd aleyhisselâm'ın orucudur. Dâvûd aleyhisselâm gecenin ilk yarısında uyur, üçte birinde namaz kılardı. Gecenin altıda birinde yine uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı." (Buhârî, Teheccüd, 7; Enbiyâ, 37, 38) buyurarak insanların sıkıntıya düşmemelerini isterdi. Bununla birlikte bütün geceyi uyku ile geçirmeye de hiç razı olmazlardı.
Nitekim Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanında bir adamın zikri geçti ve sabaha kadar uyuduğu, namaz kılmadığı söylendiğinde Aleyhi's-salâtü ve's-selâm- Efendimiz:
- "Bu adamın kulağına şeytan bevletmiştir." buyurmuşlardır. (Buhari, Teheccüd 13, Bed'u'l-Halk 11)
Uzun geceleri uyku ile geçiren gaflet ehlinin durumunu tasvir ve hakîkaten teheccüde kalkmak isteyenlere de yol gösterme sadedinde Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Biriniz uyuyunca ensesine şeytan üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm yerine eliyle vurarak 'üzerine uzun bir gece olsun, yat, uyu' der. Adam uyanır ve Allah'ı zikrederse bir düğüm çözülür, abdest alacak olursa bir düğüm daha çözülür, namaz kılarsa bütün düğümler çözülür ve böylece canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde habis ruhlu (içi kararmış) ve uyuşuk bir halde sabahlar." (Buhari, Teheccud 12, Bed'u'l-Halk 11; Muslim, Musafirin 207)
Teheccüd namazı ve geceleri ihyâ etmenin maddî ve mânevî faydasını dost düşman herkes kabul etmiş ve itirâfta bulunmuştur. Gece ibâdetinin bu faydalarını ifâde eden şu misaller ne kadar ibret vericidir:
Yermük savaşında iki ordu birbirlerine yaklaşınca, Rum askerî komutanı, bir Arap câsusu, İslam askerlerinin durumunu tedkîkle görevlendirir. Adam dönüp gelince:
- Durumları nasıl? Ne yapıyorlar? diye sorar. Câsus da gördüklerini şöyle anlatır:
- Onlar geceleri râhip, gündüzleri süvâri bir millet! (Gecenin büyük bir kısmını ibâdetle geçiriyorlar)
Kendi aralarında birbirlerinin kölesi gibi iken başkalarına karşı aslan kesiliyorlar. Konuştuklarında doğruyu söylüyorlar ve vaadde bulunduklarında sözlerini yerine getiriyorlar... Meliklerinin oğlu birşey çalsa muhakkak elini kesiyorlar, zinâ etse hakkı ikâme için onu recmediyorlar.
Bunun üzerine komutan şu cevâbı verir:
- Şâyet doğru söylüyorsan yerin altında olmak, onlarla yerin üstünde karşılaşmaktan daha hayırlıdır...(Taberî, Târih, II, 347)
İbn-i İshak da şunları nakleder:
Hiçbir düşman savaşlarda Rasûlullâh Efendimiz'in ashâbına karşı üstün gelemiyordu. Aynı şekilde müslümanlara yenilen Hırakl, askerlerine hiddetle:
- Yazıklar olsun size! Şu savaştığınız kavim nasıl insanlardır? Onlar da sizin gibi beşer değiller mi? diye sordu.
- Evet, dediler.
- Peki siz mi çoksunuz yoksa onlar mı?
- Evet Efendim biz her hususta onlardan kat kat üstünüz.
- O halde size ne oluyor ki onlarla her karşılaştığınızda hezîmete uğruyorsunuz? diye sorduğunda Rum büyüklerinden bir bilge ihtiyar şu tesbitlerde bulunur:
- Çünkü onlar, geceleri kıyâmda ibâdetle geçiriyorlar, gündüzleri oruç tutuyorlar, ahdlerini yerine getiriyorlar, iyiliği emredip kötülükten sakındırıyorlar ve aralarında herşeylerini paylaşıyorlar. Ve bir de şunun için yeniliyoruz ki; biz içki içiyor, zinâ yapıyor, haramlar içinde yüzüyor, ahdimizi bozuyor, gasbediyor ve zulümde bulunuyoruz. Allâh'ın gadabını celbedecek şeyleri emredip, râzı olduğu şeyleri yasaklıyoruz ve yeryüzünde fesâd çıkarıyoruz. Bu cevap üzerine Hirakl:
- Sen gerçekten doğruyu söyledin, dedi. (İbn-i Asâkîr, Târîhu Dımeşk, II, 97)
Gece kalkıp Allâh'a ibâdet eden mü'minlere, kalkamadıkları günler için de kendilerine mükâfaat verilecektir. Çünkü onların niyetleri samîmî idi ve teheccüde kalkma düşüncesi ile uyumuşlardı. Bu durumu Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle müjdeler:
"(Mûtad olarak) geceleyin namaz kılan bir kimse, uykunun galebe çalmasıyla (bir gece uyuyakalsa ve namazını kılamasa) Allâh Teâlâ Hazretleri onun namazının sevâbını yine de yazar. Uykusu da kendisine (Allâh tarafından ikram edilen) bir sadakâdır. (İmam-ı Mâlik, Muvatta', Salâtu'l-Leyl, 1)
"Nebiler Sultanı'nın güzel vasıflarını,
hiç durmadan devamlı olarak şerh etsem,
yüzlerce kıyamet geçer de yine bitmez."
Mevlana
Sevgili Peygamberimiz hiç günahı olmadığı halde, gündüzleri;
devlet, millet ve din işlerini yürütüyor, geceleri mübarek ayakları
şişinceye kadar namaz kılmakla meşgul oluyordu. Böylece rabbinin
ihsan ve ikram ettiği nimetlerin şükrünü edaya ve onun rızasını
tahsile çalışıyordu. Hâsılı, korku, hastalık, sefer, sıkıntı
ve zorluklar... hiçbir şey onun namaz kılmasına mani olmuyordu.
hiç durmadan devamlı olarak şerh etsem,
yüzlerce kıyamet geçer de yine bitmez."
Mevlana
Mirac'da beş vakit namazın farz kılınmasından itibaren iki cihan Güneşi Efendimiz ömürlerinin sonuna kadar namazı hiç terk etmemişlerdir. Vefatlarına yakın hasta olduklarında, Hz Ali ve Hz Abbas -radıyallahü anhümâ-'nın koltuğuna girerek cemaate devam etmiş, ashabına ve ümmetine namazın ehemmiyetini, devam lüzumunu ve şiddetli hastalık halinde bile hiçbir suretle asla terki câiz olmayacağını fiilen talim ve irşat buyurmuşlardır.
Hz. Aişe (r.a) anlatıyor: Rasulullah bizimle konuşur, biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince sanki bizi tanımıyor gibi bir hale gelir, bütün varlığıyla Allah'a yönelirdi. (Fezail-i A'mal s. 303)
Sahabe-i Kiram, Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem-'e:
"- Fetih suresinde Allah Teala, sizi tamamen bağışladığı bildirmiştir. Öyleyse neden böylesine uzun ve ebedi bir ibadet yapıyorsunuz? dediklerinde, Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem-:
"- Allah'a şükreden bir kul neden ben olmayayım?" diye cevap vermiştir.
Bir Hadis-i Şerifte bildirildiğine göre; Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- namaz kılarken, mübarek göğsünden sürekli el değirmenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi gelirdi.
Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-'den rivayete göre Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem-'in namazda göğsünden tencere tokurtusuna benzeyen tarzda sesler gelirdi. (İbn-i Mace, Mukaddime, 3.)
Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-' Validemizin anlattığına göre, Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar uzun müddet teheccüde devam ederlerdi. Durumdan müteessir olan muhterem zevcesi:
"-Ey Allah'ın resûlü, geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde niçin böyle yapıyorsun?" diye sorunca;
"-Ey Âişe! Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?" karşılığını vermiştir. (Buhari, Teheccüd, 6)
Hazret-i Ata -radıyallahü Anh- şöyle anlatmıştır. Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-'ya :
"-Allah Resulünden şahit olduğun en şaşırtıcı hadiseyi bize haber ver." dedim. Hazret-i Aişe ağladı ve dedi ki:
"- Onun hangi hali şaşırtıcı değildi ki. Bir gece geldi. Benimle beraber yatağa girdi. Tenim tenine değdi ve sonra dedi ki:
"-Ey Ebû Bekir'in kızı, bırak beni! Rabbime ibadet edeyim." Ben dedim ki:
"-Senin yanında olmayı seviyorum, fakat senin arzuna uymayı tercih ederim."
Kendisine izin verdim, kalktı, su ibriğine gitti, abdest aldı. Suyu çok dökerek israf etmedi. sonra namaza durdu, ağlamaya başladı. Öyle ki, göz yaşları, mübarek göğsüne doğru aktı. sonra rükûa gitti, gene ağladı. sonra secdeye gitti, gene ağladı. sonra başını secdeden kaldırdı, gene ağladı. Bu ağlaması sabaha kadar devam etti. Sabah namazı vakti Bilal geldi. Ezan okudu. Ben o zaman dedim ki:
"-Ey Allah'ın rasûlü! Seni ağlatan sebep nedir? Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti. Buyurdular ki:
"-Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu şükrü ben neden yapmayayım?" (Sâdık Dânâ, Altınoluk sohbetleri, C.1, s. 193)
Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimizin, ahir ömürlerinde ruhi saadetlerini teslim ederken yaptığı son nasihati, namaza dikkat etmek hususunda olup; bu, ondan rivayet edilen son Hadis-i Şeriftir. Hazret-i Enes -radıyallahü anh- anlatıyor:
"Rasûlullah Aleyhissalâtü Vesselama ölüm geldiği vakit, can çelişirken yaptığı vasiyetin hepsi:
"-Namaz(ı ihmal etmeyin) ve sağ ellerinizin sahip oldukları (nın yani kölelerinizin hukukuna riayet edin!) demek olmuştur." (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 338)
Bir kimseye en çok sevdiği insanlardan birinin geldiği müjdelendiğinde nasıl sevinir ve kendinden geçerse; Allâh Rasûlü de namaza duracağı zaman, bu sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı. Rabbine karşı huşû ve tevâzûun zirvesine çıkar ve O'na yalvarıp yakarmaktan ayrı bir kulluk zevki alırdı. Bir defâsında Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- namazı şöyle târif buyurdular:
"Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek'atta bir teşehhüd vardır. Namaz huşû duymak ve temeskün (tezellül) izhâr etmektir... Ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve Yâ Rabb! Yâ Rabb! Yâ Rab! diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir." (Tirmizî, Salât, 166) Yani namaz kulun Yaratanı karşısında aczini ve za'fını idrak ederek muhtaçlığını arz etmesi ve gönülden gelen feryatlarla iç âleminde kıyâmetler koparması, tazarrû ve niyazda bulunmasıdır.
Müslümanlar kendilerine farz olan beş vakit namazı kılarlardı, halbuki Rasûl-i Ekrem fazla olarak kuşluk, işrak, teheccüd gibi nâfile namazlar da kılardı. Bütün müslümanlar her gün üzerlerine farz olan on yedi rek'at farz namazı kılarlarken, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- geceli gündüzlü günde farz ve nâfile olarak 50-60 rek'at namaz kılardı. Bu namazlarda Allâh'a muhabbet manası Rasûlullâh'ın kalbindeki her şeyden ve her manadan daha üstündü. Rükûu uzatırdı, o derece ki uzaktan bakan onu secdeye kapanmayı unuttu zannederdi.
Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor: Bir gece Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile berâber namaza durdum. Bakara sûresini okumaya başladı. Ben içimden:
- Yüzüncü ayete varınca rukûya varır, dedim. Yüzüncü ayete geldikten sonra da okumasını sürdürdü.
Ben: - Herhalde bu sûre ile iki rekat kılacak, diye zihnimden geçirdim. Okumasına devam etti. Sûreyi bitirince rükûa varır, diye düşündüm. Sonra Nisâ sûresini okumaya başladı. Bitirince Âl-i İmrân sûresini okumaya başladı. Ağır ağır okuyordu. Tesbih âyetleri geldiğinde 'sübhânallâh' diyor, dua âyeti geldiğinde duâ ediyor, istiâze ayeti geldiğinde de Allâh'a sığınıyordu. Sonra rükûa vardı. 'Sübhâne Rabbiye'l-Azîm' demeye başladı. Rükûu da kıyâmı kadar sürdü. Sonra 'Semiallâhu limen hamideh. Rabbenâ leke'l-hamd' diyerek (doğruldu). Rükûda durduğuna yakın bir müddet kıyamda durdu. Sonra secdeye vardı. Secdede 'Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ' diyordu. Secdesi de kıyâmına yakın uzunlukta idi. (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 203)
Vahyin başlangıcından itibaren namazını Beytullah'ın avlusunda kendisine düşman olan, insafsızca eza ve cefâ eden müşriklerin gözünün önünde kılardı. Namazda iken müşriklerden bazıları üzerine hücum etmişti de onlardan korkup da namazını bile bırakmamıştı. Savaş esnasında iki tarafın kuvvetleri karşılaşıp da kılıç seslerinin şakırdadığı, mızrakların vızıldadığı, kalplerin hızla çarptığı bir zamanda dahî namaz vakti geldiğinde, namazı kılmak için müslümanlar saf saf olurlar, önde Peygamberleri imam olurdu.
Ebû Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir sefer esnâsında
Dacnân ile Usfan arasında konaklamıştı. Müşrikler:
- Onların bir namazları vardır ki onlar için babalarından ve evlatlarından çok daha kıymetlidir. Bu namaz ikindi namazıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan bir kerede çullanın!'' dediler.
Cebrail aleyhisselam, Resulullah -aleyhi's-salâtü ve's-selâm-'a gelerek ashabını iki kısma ayırmasını, onlardan bir grupla namaz kılarken diğer grubun geri tarafta ayakta beklemesini, tedbirli olmalarını ve silahlarını beraberlerinde almalarını, birinci gruba bir rek'at kıldırmasını, bu kısmın birinci rekatten sonra geri çekilmesini, arkadaki grubun öne ilerlemesini, bu yeni gruba da bir rek 'at kıldırmasını, böylece her bir grubun Resulullah'la birlikte birer rek'atlerinin olmasını, Resulullah'ın da böylece iki rek'at kılmış olmasını emretti. (Tirmizî, Tefsîr, 4 (3035)
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-'in âllâh'ın huzûruna durma iştiyâkı o kadar yüksekti ki savaşlarda sâdece farz namazları kılmakla yetinmez, geceleri sabahlara kadar doya doya ibâdet iklimini yudumlardı. Nitekim Ali -radıyallâhu anh- Bedir Gazvesi'ni anlatırken şöyle demektedir:
- Bedir günü aramızda Mikdâd'dan başka süvâri yoktu. İyi biliyorum, o zaman Allâh Rasûlü hâric hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.
İşte onun Alâh'a bağlılığı böyleydi. Namazlarını dâima vaktinde kılmıştır. Hatta vefat ettikleri hastalıklarının en şiddetli ânlarında dahî, bile bile namazı geçirmemişti. Bu hastalığı o kadar çok şiddetlenmişti ki kuvvet ve tâkatten kesilmişti. Öğle ve ikindide iki kişinin yardımıyla odasından çıkarak mescide kadar vardı ve namazı cemaatle kıldı. Ölüm acıları içinde kıvranmasına rağmen ümmetinin en çok istifâde edeceği husûsları hatırlatmaktan geri durmamış ve son sözleri: "Namaz! Namaz! Mâlik olduğunuz (köleler) hakkında Allâh'tan korkun!" olmuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 133)
Sevgili Peygamberimiz'in son nefesinde dahî hatırlatmayı lüzûmlu bulduğu mevzûlar herhalde insanın kulluk vazîfesi için en ehemmiyetli noktalar olmalıdır. Birincisi kulu Hâlıkına ve mahbûbuna ençok yaklaştıran, İslam'ın direği namaz, ikincisi de insanı cehennem çukurlarına yuvarlanmaktan koruyacak olan, zayıflara, Rabbimiz'in emânet olarak emrimize vediği işçilere ve kadınlara güzel muâmele.
Birgün Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashâbı ile birlikte mescidde namaz vaktini beklerken adamın biri kalktı ve:
-Yâ Rasûlallâh! Ben bir günah işledim, dedi. Rasûl-i Ekrem adama cevap vermedi. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve selem- namazını bitirdikten sonra aynı adam yine kalktı ve önceki sözünü tekrarladı. Peygamberimiz sordu:
- "Sen şu namazı bizimle kılmadın mı? Ve onun için güzelce abdest almadın mı?"
Adam: - Evet yâ Rasulullah! dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bu defa:
- "İşte o namaz işlediğin günaha keffâret olur", buyurdu . (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, I, 301)
Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in kötülüklerden ve çirkinliklerden koruyacağını ve daha önce işlenmiş günahlara keffâret olacağını bildirdiği namazı O'nun kıldığı şekilde ve o şuur içerisinde kılmak gerekmektedir. Aksi takdirde en mühim faydaları ihtivâ eden namaz hayâtımızda hiçbir değişikliğe sebep olamaz ve biz içinde bulunduğumuz günah bataklıkları ve çirkinlikler içerisinde ebedî hüsrâna doğru yüzüp gideriz.
İnsanların en hayırlısının ömrü uzun ve ameli güzel olan kimse olduğunu bildiren Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve selem-, kısacık dünyâ hayâtında kalbini bütünüyle Allâh'a vererek olabildiğince çok namaz kılmaya çalışmıştır. Namaz için her fırsatı değerlendirirdi. Herhangi bir şey kendisini üzecek olursa hemen namaza koşardı. (Ebû Dâvûd, Salât, 312) Cennette kendisi ile birlikte olma aşkı ile yanıp kavrulan sahâbîsine, bu arzûsunun gerçekleşmesi için duâ etmeyi kabul ettikten sonra, onun da çok secde ederek kendisine yardımcı olmasını istemişti. Ebu Hureyre -radıyallâhu anh- anlatıyor: Rasûlullâh'ın sağlığında Kudâa kabilesinin Beliyy boyuna mensup iki zât birlikte İslam'a girmişlerdi. Bilâhare birisi şehid düşmüş, diğeri de bir sene daha yaşayıp öyle ölmüştü. Talha bin Ubeydullah:
- Rüyamda, bir sene sonra vefât edenin şehid düşenden daha önce cennete girdiğini gördüm ve hayret ettim, diye anlattı. Sabah olunca Talhâ'nın bu rüyâsı ben veya bir başkası tarafında
Rasûlullâh'a anlatıldı. Rasul-i Ekrem Efendimiz:
- "O, şehit olandan sonra ramazan orucunu tutmadı mı, bir senede altı bin şu kadar rekat namaz kılmadı mı? (O halde ikisi arasında bu kadar fark olacak!)" buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 333)
Hayâtını İslam'ı en güzel bir şekilde tebliğ etmeye ve ashâbını ilâhî bir terbiye ile yetiştirmeye adamış olan Habîb-i Ekrem -aleyhi's-salâtü ve's-selâm- Efendimiz, insanlar için huzûr kaynağı olan bu namazın bütün insanlar tarafından en güzel bir şekilde kılınmasını isterdi. Mute gazâsına gitmek üzere hazırlanan Abdullah bin Revâha, Peygamberimiz'in yanına geldi. Gül yüzüne hasret kalacağı Efendisi ile vedâlaştıktan sonra:
- Yâ Rasûlallâh! Bana ezberleyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şey tavsiye buyur, dedi.
Peygamber Efendimiz:
- "Sen yarın Allâh'a pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri, namazları çoğalt." buyurdu. Abdullah bin Revâha:
- Yâ Rasûlallâh! Bana nasihatini artır! dedi. Sevgili Peygamberimiz bu defâ:
- "Allâh'ı dâimâ zikr et! Çünkü Allâh'ı zikir, umduğuna ermende sana yardımcı olur!" buyurdu. (Vâkidî- Megâzî, II, 758)
Allâhu zü'l-celâl Hazretleri Rasûlüne şöyle emretmişti:
"Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Biz seni rızıklandırırız ve akıbet takvânındır." (Tâ-hâ/20, 132)
Bu nedenle Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- de ashâbına ve bütün insanlara namaz üzerinde hassasiyetle durmalarını ve bu husûsta sabırlı olmalarını emrederdi. Kendisini Peygamber Efendimiz'in halîfesi olarak telakkî eden Osmanlı sultânı VI. Mehmed Reşâd'ın, saraydaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere "muallime-i selâtin" (sultan hocası) tayin ettiği Safiye Hanım'a ilk iradesi şu olmuştur:
"Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin". (Ünüvar, Safiye; Saray Hatıralarım, İstanbul, 1964, s. 21)
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-'in namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durduğunu gören ve bütün varlıklarını onun izinde yürüyebilmek için fedâ eden ashâb-ı kirâm hazerâtı da namaza durduklarında kendilerini kaybederler ve Allâh'ı en yakınlarında bulurlardı. Huzûr-ı İlâhîde okumaya başladığı bir sûreyi yarıda bırakmak istemeyen ve bir an da olsa alacağı feyz uğruna bütün ömrünü fedâ eden ashâba âit olan şu hâtıralar ne kadar dehşet vericidir:
Zâtü'r-Rikâ gazvesinde Peygamber Efendimiz Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr'i kendi istekleri üzerine bir konak mahallinde gece için muhâfız olarak tensib etmişti. Ammâr gecenin ilk vaktinde istirahat etmeyi tercih ettiği için uyudu. Abbâd bin Bişr de kalktı ve namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Abbâd'ın vücûduna isâbet etti. Abbâd oku çıkardı. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defâsında da Abbâd ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyordu. Rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırarak:
- Kalk! ben yaralandım, dedi. Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik ikisini görünce arkadaşını uyardığını anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd'ın kanlar içinde olduğunu görünce:
- Sübhânallâh! İlk oku attığında beni uyandırsaydın ya! dedi. Abbâd ise namaza olan aşk ve şevkini gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
- Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama okları peşpeşe atınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh'a yemin ederim ki Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim. (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 343-344)
Yaratanının emir ve isteklerini henüz duymamış olan diğer insanlara da en son ilâhî dinin ulaşabilmesi için kendisine tevdî edilen vazîfeyi ihmâl korkusu olmasa bu sahâbîyi Rabbinin huzûrundan ayırabilecek hiçbir kuvvet bulunmamaktadır. Ne var ki, umûmun istifâdesini düşünüyor olması kendi zevk ve lezzetini yarıda kesmesini gerektirmiştir. Çünkü İslam müntesiplerinden, ferdîlikten ziyâde içtimâî olmalarını istemektedir.
Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh-, ashâbın namaza atfettikleri ehemmiyeti gösteren diğer bir ibretli hâdiseyi şöyle anlatıyor: Ömer bin Hattab radıyallâhu anh hançerlendiğinde, zaman zaman baygınlık geçiriyordu. Bir keresinde yanına girdiğimde üstüne bir örtü örtmüşler, kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:
- Kendisini nasıl buluyorsunuz? diye sordum.
- Gördüğün gibi (baygın) dediler.
- Namaza çağırdınız mı? Eğer yaşıyorsa onu namazdan başka bir şey korkutup uyandıramaz, dedim. Bu ikazım üzerine oradakiler:
- Ey Mü'minlerin Emîri Namaz! Namaz kılındı! dediler. Hemen uyandı ve:
- Öyle mi? Vallahi namazı terkedenin İslam'dan payı yoktur, dedi. Kalktı, yarasından kan fışkıra fışkıra namaz kıldı. (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, I, 295; İbn-i Sa'd, III, 35)
Allâh'ın emri herşeyden azizdi. Mal ve can onun yanında bir hiç mesâbesindeydi. Toplumun bütün fertleri bu şuuru yakalamış ve namazın ibâdet hayâtının mihverini teşkil ettiğini kavramıştı. Sıhhat için ruhsat verilmiş olmasına rağmen hakîkat karşısındaki anlayış ve kabulleri sebebiyle azîmeti tercih etmek onlar için daha doğru idi. Müseyyib bin Râfî anlatıyor:
Abdullah bin Abbas -radıyallâhu anh-'ın gözlerine perde inince bir kimse geldi ve:
- Eğer yedi gün hiç kalkmadan sırtüstü yatmaya dayanabilirsen ve bu arada namazlarını îmâ ile kılmayı kabul edersen seni tedâvî edebilirim. İnşaallâh şifâ bulursun, dedi.
İbn-i Abbas, Hz. Âişe ile Ebû Hureyre'ye ve daha başka sahâbîlere haber gönderip mes'eleyi sordurdu. Hepsi de:
- Ya bu süre zarfında ölürsen namaz hususunda yöneltilecek soru karşısında ne cevap verirsin? dediler.
Bu cevaplar üzerine İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- gözünü tedâvî ettirmekten vazgeçti. (Hâkim, Müstedrek, III, 629, 6319)
Bir kudsî hadîste; "Namazı benimle kulum arasında ikiye böldüm: Kulum için de istediği verilecektir." buyurulmuştur. Bu va'd gereğince usûlüne göre kılınan namazda, gönlü başka taraflara kaydırmadan okunan Fatiha'da çok müjdeli ilhamlar vardır. Gözde nûr, gönülde mânevî bir sürür hasıl olur. Namaz, insanın dâimâ Allâh'ı düşündüğü, O'ndan bir an bile gâfil olmadığı ihsân haline yükselmesinin yolunu gösterir. Bütün hareket, söz ve düşüncelerinde Yüce Yaratanını düşünün bir insan kâmil bir mü'min olma vasfını kazanmış olur.
Peygamber Efendimiz'in Medîne'yi teşriflerinde onu görmek için yanına gelen ve gül yüzünü görür görmez "Vallâhi bu yüz yalancı olamaz" diyerek hakîkatı haykıran Yahudî âlimi Abdullâh bin Selâm -radıyallâhu anh-, mübârek ağızlarından ilk olarak "Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize ikrâmda bulununuz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece herkes uyurken namaz kılınız. Bunları yaparak selâmetle Cennet'e giriniz." (Tirmizi, Kıyamet, 42) sözlerini işittiğini söylemektedir. Herkesin uyuduğu bir vakitte veya çoğu kimsenin muvaffak olamadığı bir şekilde Allâh'a yönelmek hiç şüphesiz cennetin yollarını kolaylaştıran en mühim âmildir.
İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır: Hz Peygamberin sağlığında rüya gören bir kimse onu Peygamberimiz'e anlatırlardı, ben de bir rüya görmeyi ve onu Hz Peygamber'e anlatmayı çok isterdim. O zaman bekar bir delikanlı idim ve mescidde uyurdum. Bir defasında rüyamda iki melek beni cehenneme götürdüler. Baktım ki, o kuyu duvarı gibi örülmüş olup kuyununki gibi iki boynuzu vardı; o da ne, orada kendilerini tanıdığım insanlar da vardı. Ben şöyle haykırdım: "Cehennemden Allah'a sığınırım! Cehennemden Allah'a sığınırım!" O sırada bir başka melek diğer iki meleğe katıldı ve bana şöyla dedi: "Korkutulmayacaksın!"
Abdullah ibni Amr ibni Âs -radıyallâhu anhümâ-'ya da Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle tavsiyede bulunmuştu:
- "Abdullah! Falan adam gibi olma! Çünkü o, gece ibâdetine devâm ederken artık kalkmaz oldu." (Buhârî, Teheccüd, 19; Müslim, Sıyâm, 185) Hayırlı bir ibâdete başladıktan ve onun feyzini aldıktan sonra terk etmek Allâh ve Rasûlünün tasvîb edeceği bir şey değildir elbette. O güzel hasleti daha da geliştirmek ve artırmak gerekmektedir.
Gece ibâdeti, insanın gündüz hayâtının bereketli ve feyizli geçmesinin temel şartıdır. Gündüz yapacağı işlerin ve hizmetlerin semereli olabilmesi teheccüd vaktinde kalbin doldurulmasına bağlıdır. Cenâb-ı Hak, Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e emrederken şöyle buyurmaktadır:
"Ey örtünen (Peygamber!) Gecenin birazı hariç olmak üzere geceleyin kalk (namaz kıl). Gecenin yarısında kalk, yahut yarısından biraz eksilt. Veya bunu artır ve yavaş yavaş güzel güzel tertil ile Kur'ân oku. Çünkü biz, senin üzerine ağır, (sorumluluk gerektiren) bir söz indireceğiz. Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz senin için uzun bir meşguliyet vardır." (el-Müzzemmil/73, 1-7)
Kendisini söz konusu olduğunda kimsenin dayanamayacağı kadar ağırlığa ve meşakkate katlanan Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-, ümmetine tavsiyede bulunurken engin bir merhamet ve şefkât âbidesi olurdu. "Allâh Teâlâ'nın en çok beğendiği namaz Dâvûd aleyhisselâm'ın namazı, Allâh Teâlâ'nın en çok beğendiği oruç da yine Dâvûd aleyhisselâm'ın orucudur. Dâvûd aleyhisselâm gecenin ilk yarısında uyur, üçte birinde namaz kılardı. Gecenin altıda birinde yine uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı." (Buhârî, Teheccüd, 7; Enbiyâ, 37, 38) buyurarak insanların sıkıntıya düşmemelerini isterdi. Bununla birlikte bütün geceyi uyku ile geçirmeye de hiç razı olmazlardı.
Nitekim Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanında bir adamın zikri geçti ve sabaha kadar uyuduğu, namaz kılmadığı söylendiğinde Aleyhi's-salâtü ve's-selâm- Efendimiz:
- "Bu adamın kulağına şeytan bevletmiştir." buyurmuşlardır. (Buhari, Teheccüd 13, Bed'u'l-Halk 11)
Uzun geceleri uyku ile geçiren gaflet ehlinin durumunu tasvir ve hakîkaten teheccüde kalkmak isteyenlere de yol gösterme sadedinde Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Biriniz uyuyunca ensesine şeytan üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm yerine eliyle vurarak 'üzerine uzun bir gece olsun, yat, uyu' der. Adam uyanır ve Allah'ı zikrederse bir düğüm çözülür, abdest alacak olursa bir düğüm daha çözülür, namaz kılarsa bütün düğümler çözülür ve böylece canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde habis ruhlu (içi kararmış) ve uyuşuk bir halde sabahlar." (Buhari, Teheccud 12, Bed'u'l-Halk 11; Muslim, Musafirin 207)
Teheccüd namazı ve geceleri ihyâ etmenin maddî ve mânevî faydasını dost düşman herkes kabul etmiş ve itirâfta bulunmuştur. Gece ibâdetinin bu faydalarını ifâde eden şu misaller ne kadar ibret vericidir:
Yermük savaşında iki ordu birbirlerine yaklaşınca, Rum askerî komutanı, bir Arap câsusu, İslam askerlerinin durumunu tedkîkle görevlendirir. Adam dönüp gelince:
- Durumları nasıl? Ne yapıyorlar? diye sorar. Câsus da gördüklerini şöyle anlatır:
- Onlar geceleri râhip, gündüzleri süvâri bir millet! (Gecenin büyük bir kısmını ibâdetle geçiriyorlar)
Kendi aralarında birbirlerinin kölesi gibi iken başkalarına karşı aslan kesiliyorlar. Konuştuklarında doğruyu söylüyorlar ve vaadde bulunduklarında sözlerini yerine getiriyorlar... Meliklerinin oğlu birşey çalsa muhakkak elini kesiyorlar, zinâ etse hakkı ikâme için onu recmediyorlar.
Bunun üzerine komutan şu cevâbı verir:
- Şâyet doğru söylüyorsan yerin altında olmak, onlarla yerin üstünde karşılaşmaktan daha hayırlıdır...(Taberî, Târih, II, 347)
İbn-i İshak da şunları nakleder:
Hiçbir düşman savaşlarda Rasûlullâh Efendimiz'in ashâbına karşı üstün gelemiyordu. Aynı şekilde müslümanlara yenilen Hırakl, askerlerine hiddetle:
- Yazıklar olsun size! Şu savaştığınız kavim nasıl insanlardır? Onlar da sizin gibi beşer değiller mi? diye sordu.
- Evet, dediler.
- Peki siz mi çoksunuz yoksa onlar mı?
- Evet Efendim biz her hususta onlardan kat kat üstünüz.
- O halde size ne oluyor ki onlarla her karşılaştığınızda hezîmete uğruyorsunuz? diye sorduğunda Rum büyüklerinden bir bilge ihtiyar şu tesbitlerde bulunur:
- Çünkü onlar, geceleri kıyâmda ibâdetle geçiriyorlar, gündüzleri oruç tutuyorlar, ahdlerini yerine getiriyorlar, iyiliği emredip kötülükten sakındırıyorlar ve aralarında herşeylerini paylaşıyorlar. Ve bir de şunun için yeniliyoruz ki; biz içki içiyor, zinâ yapıyor, haramlar içinde yüzüyor, ahdimizi bozuyor, gasbediyor ve zulümde bulunuyoruz. Allâh'ın gadabını celbedecek şeyleri emredip, râzı olduğu şeyleri yasaklıyoruz ve yeryüzünde fesâd çıkarıyoruz. Bu cevap üzerine Hirakl:
- Sen gerçekten doğruyu söyledin, dedi. (İbn-i Asâkîr, Târîhu Dımeşk, II, 97)
Gece kalkıp Allâh'a ibâdet eden mü'minlere, kalkamadıkları günler için de kendilerine mükâfaat verilecektir. Çünkü onların niyetleri samîmî idi ve teheccüde kalkma düşüncesi ile uyumuşlardı. Bu durumu Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle müjdeler:
"(Mûtad olarak) geceleyin namaz kılan bir kimse, uykunun galebe çalmasıyla (bir gece uyuyakalsa ve namazını kılamasa) Allâh Teâlâ Hazretleri onun namazının sevâbını yine de yazar. Uykusu da kendisine (Allâh tarafından ikram edilen) bir sadakâdır. (İmam-ı Mâlik, Muvatta', Salâtu'l-Leyl, 1)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)