18 Temmuz 2012 Çarşamba

Peygamber Diyarında Ramazan

Peygamber diyarında vakit edalı bir şekilde ilerlerken, iftar hazırlıkları başlar. Ziyaretçiler Peygamber misafiri olduklarından, bayram yerine koşan çocuklar misali şerefli sofraya doğru yol alırlar. Mescid-i Nebevi’nin bahçesi de hakikaten bayram yerini andırarak, bu misali doğrular.

Rasul-i Ekrem (s.a.v) “Ramazan ayı ümmetimin ayıdır” buyurmuş ve bu kutlu ayın vesilesi ile kurtuluş müjdesini vermiştir. Yani ramazan; Müslümanlara manevi hediyelerin sınırsız dağıtıldığı, şeytanın zincire vurularak ümmetin Allah’a yakınlaşmasının kolaylaştırıldığı, her iyiliğe kat kat sevap verildiği, af için ufak bir bahane arandığı, müminlere tanınan en ayrıcalıklı ay kılınmıştır.

Bunca nimete sebep kılınan bu ayı en güzel nasıl karşılarız? Sorunun cevabı için Ceziyret-ül Arab’a, sevgilinin şehri Medine’ye, Peygamber diyarına bir yolculuk yapalım. Nurlu şehirde yaşanan ramazan atmosferine dahil olmaya cennetten yansıma bir vakit olan ikindi vaktiyle, orta namazla başlayalım.

Müminin miracı olan namaz, Mescid-i Nebevi’de Rasulullah’ın (s.a.v) ruhaniyetinin gölgesinde daha bir itinayla kılınır. Medineliler kılınan bu namazlarla sevgilinin peşi sıra bir bir miracı dilerler Yüce Yaratıcı’dan. Namazın ardından elleri semaya kaldırarak, şükredip hamd ederler. Bu hamd-ü senalara karşılık olmalı ki, kalpler huzurla dolar.

Peygamber diyarında vakit edalı bir şekilde ilerlerken, iftar hazırlıkları başlar. Ziyaretçiler Peygamber misafiri olduklarından, bayram yerine koşan çocuklar misali şerefli sofraya doğru yol alırlar. Mescid-i Nebevi’nin bahçesi de hakikaten bayram yerini andırarak, bu misali doğrular. İnsanlar mütebessim çehreleriyle birbirlerine sadakalar dağıtmış olduklarından habersiz; o gün Rezzak olanın takdir ettiği rızıktan ne kadar pay alacağı endişesine düşmeden kutlu Nebi’nin (s.a.v) bahçesindeki iftar sofrasında yerlerini alırlar.

Doyma endişesinden uzak

Mescid-i Nebevi’nin avlusundaki iftar sofraları uzunca serilen muşambalar etrafına genç-yaşlı, zengin-fakir fark etmeksizin oturularak şenlenir. Ezan-ı Muhammediye’nin okunmasına 10-15 dakika kala rızıklar dağıtılır. Sebillerle zemzem sunulur; yemek ise sünnet üzere hurma, yoğurt, ekmek ve dukka adında Allah Rasulü’nün yoğurt üzerine ekip yediği baharattan oluşur. (Dukka, yoğurdun gazını alarak vücuda rahatsızlık vermesini engelleyen bir baharat…) Ardından, evlerimizdeki iftar sofralarında on çeşit yemek bulunduğu zamanlarda dahi duyulan doyma endişesinden uzak bir bekleyiş başlar.

Müminler, Allah Rasulü’nün buyurduğu gibi “oruçlunun iftar anındaki iki sevincini” bir arada yaşarlar. Ezana saniyeler kala Rabb’e kavuşma sevincini hayal ederken, güzelim ezan okunmaya başlar ve gönüllerin pası silinir. Güneş guruba kaysa da, nurlu şehir daha da aydınlanır. Bu esnada dudaklar farklı kelimelerle kıpırdasa da kalpler aynı duada birleşir. Ve ertesi gün yeniden kavuşmak üzere, Allah’ın adıyla o günün orucu uğurlanır. Oruçlar açıldıktan 15 dakika sonra sofralar toplanır. Medine imamı, Bilal-i Habeşi tonuyla namaza hazırlar Müslümanları. Çok yemenin verdiği rehavetten uzak, Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna durulur.

Namaz sonrasında müminler, birbirleriyle kaynaşıp hasbıhal ederler. Her birinin ayrı derdi olmasına rağmen tasalarını unutarak, ibadette yarışmaya çalışırlar. Bu tatlı yarışın ardından yatsı vakti girer ve teravih için yeniden Peygamber mescidinde buluşulur. Namaz içersinde tane tane okunan Kur’an’ın anlamı düşünülür. “Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mufaffifin, 4-6) mealindeki buyruğa varınca, yere yıkılana kadar ağlayan, okumaya devam edemeyen İbn Ömer (r.a) gibi, Medine imamı da ayetlerin anlamını düşünürken ağlamaktan devam edemez olur kıraate. Böyle bir atmosferde binlerce insanın gözyaşı sel olup akar…

Dökülen gözyaşları, ardından tövbeyi getirir. Samimiyetle yapılan tövbeler kalbi yumuşatarak en güzel kıvama getirir, ramazan ayı daha bir güzelleşir. Temizlenmiş kalpler, güzel hasletleri ihlâsla yerine getirmeye başlar. İnfak eder, gücü yettiğince sadakalar dağıtırlar. Allah’ın yardımını dileyerek ve salihlere uyarak büyük mükâfatlar kazanmak maksadıyla, gece namazına erişenlerden olurlar. Gecenin son demleri yaklaştığında “Lebbeyk!” nidalarının yankılandığı bilinciyle, tüm isteklerini bildirirler Yaratan’a. Ardından yeni bir orucun habercisi olan sahur karşılanır. İşte Medine’de yaşanan bir oruç günü böylece sona erer...

Mübarek ramazanı Medineli Müslümanlar gibi biz de en güzel şekilde karşılamaya çalışalım. “Bu ramazan da böyle geçti, gitti” diyenlerden olmayalım. Bu kutlu ay ne kadar özenle karşılanır ve ağırlanırsa, o kadar haz verir insana ve kazancı da o oranda çok olur. Bunu sağlamak, böyle bir ortam oluşturmak bizim elimizde. Kendimizden başlayarak, ailemize, yakın çevremize emr-i bil marufla (iyiliği emretmekle) güzellikleri çoğaltmalıdır. Zira ramazanın şenlenip süslenmesi, insanların güzelleşmesine bağlıdır. Mesela gece sahura kalkerken varsa küçük aile bireyini de sofraya dahil etmek, minik kalplerdeki manevi temellerin atılmasına vesile olabilir. Yahut karşılaşıldığında selam dahi verilmeyen komşuları iftara davet etmek, kalplerin yumuşayıp birbirine ısınmasını sağlayabilir.

Ramazan insanlar arasındaki kopmuş bağları onarmak ve yeni bağlar kurmak için de bir fırsattır. Yeter ki kalplerde yankı bulsun ramazan sedaları.

Hapisten Kurtaran Namaz

Gül bahçelerinin güzelliği ve mücevherleriyle ünlü Horasan şehrinin adil bir valisi vardır. Vali halkına hizmet etmeyi kendine büyük bir nimet bilmektedir. Ancak bu güzel diyarda son günlerde hırsızlık olayları sıkça görülür. Vali bu konuda titiz davranarak askerlerini çoğunu bu olay için görevlendirir. Askerler kısa sürede hırsızları yakalar. Yalnız hırsızlardan biri bir yolunu bulup kaçar. Horasanın dört bir tarafını aramalarına rağmen bir türlü bulunamaz.

Arama çalışmalarının hızla sürdüğü dönemde bir demircinin yolu Horasan diyarına düşer. Alışverişini ve bütün ihtiyaçlarını giderdikten sonra demirci evine dönmek için yola koyulur. Kaçan hırsızı bulmak için geceleri harıl harıl çalışan askerler demirciyi görürler. Onu kaçan hırsız zannederek yakalarlar. Diğer hırsızlarla birlikte valinin huzuruna çıkarırlar. Vali demircinin bir an önce hapsedilmesini ve cezasının verilmesini söyler.

Demirci başına gelen bu durumdan dolayı çok üzülür. Ama hiç kimseyi de hırsız olmadığına inandıramaz. Ne askerler ne de vali onun sözlerine kıymet verir. Biçare demirci hapishanede abdest alıp namazla Rabbine yönelir. Gece boyu namaz kılıp dua eder. Allah’tan (c.c) namaz ile yardım diler. Her Namazının ardından; “Ya Rabbi! Günahım olmadığını, ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan, ancak sen kurtarırsın” diye gözyaşları içinde yakarır.

Horasan’ın adil valisi o gece bir rüya görür. Dört kuvvetli kimse gelip, tahtını tersine çevirecekleri vakit uyanır. Vali rüyasından tedirgin olur. “Yanlış bir iş mi yaptım?” diye kara kara düşünür. O da kalkar güzel bir abdest alarak iki rekât namaz kılar. Namaz ile Allah’tan yardım diler. Daha sonra tekrar uyur. Yine rüyasında dört adamın gelerek tahtını yıkmak üzere olduğunu görür. Vali gece boyu uykusuz kalır. Bunca halkın kendisine emanet olduğunu düşünerek “Kusurum mu var?” diye gönlüne bir tasa düşer. Bir mazlumun ahını almaktan Allah’a sığınır. Yüreği Allah korkusundan titrediği bir anda bir şairin mısraları gelir aklına. Hece hece dökülür kalbinden diline;

Binlerce top ve tüfek, yapamaz asla,
Gözyaşının seher vakti yaptığını.
Düşman kaçıran süngüleri, çok defa,
Toz gibi yapar, bir müminin duası.

Vali sabah olur olmaz hapishane muhafızını çağırır. Hapishanede bir mazlum kalmış mı, diye araştırılmasını ister. Muhafız bunu bilemeyeceğini yalnız yeni hapse giren birinin durmadan namaz kılıp dua ettiğini söyler. “Öyle dua ediyor ki gözyaşları oluk oluk dökülüyor” der.

Vali o mahkumun hemen yanına getirilmesini ister. Karşısında demirciyi görünce halini hatırını sorar. Bir müddet sohbet ederler. Vali böylece demircinin durumunu anlar. Yanlış bir karar vermekten dolayı da ondan özür diler. Ayrıca ona bin gümüş hediye verir ve şöyle der: “Herhangi bir arzun olunca bana gel!” Demirci ise “Hakkımı helâl ettim ve hediyeni kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeğe gelemem” der.  Vali “Niçin?” deyince! Demirci

“Benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, ihtiyacımı başkasına götürmem kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim dualarla, beni sıkıntıdan kurtaran Rabbimi bırakıp da başkasına el acar mıyım hiç? Benim Rabbim nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını açmış, sonsuz ikram sofrasını herkes için kurmuştur. Kim ondan bir şey istedi de, vermedi? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeb ile varmazsan rahmetine kavuşamazsın” der…

İNSANIN EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİ: MANEVİ HUZUR

İnsanoğlu madden acıktığı gibi manevi olarak da açlık hisseden bir varlıktır. Günümüzde bunalım içerisinde olan pek çok insanın daralması da manevi olarak aç olmasından kaynaklanır. Zira insanı sıkıntıya sokan tek sebep fakirlik, işsizlik, hastalık yahut ihtiyarlık değildir. Asıl sebep insanın kendini mutluluğa ulaştıracak yolları yanlış yerde araması, maddi olarak doyuma ulaştığı vakit ferahlayacağını varsayarak hareket etmesidir. Bunun adı da kalp hastalığıdır.

MANEVİ EKSİKLİKLER KALBİ KİRLETİR

Nasıl ki üzerimize giydiğimiz temiz bir giysi dışarının tozu ve çamuru ile kirleniyorsa insanın kalbi de böyle kirlenebilir. İşlenen günahlar, yapılan dedikodu ve gıybetler sonucu kalp zayıflar, kir tutar ve hasta olur. Bu hastalığın sonucunda da insan hiçbir şeyden lezzet alamaz hale gelir. Yaptığı hiçbir iş onu tatmin etmez, daimi bir huzur içerisinde olamaz. İşte bu halde olmamak için kişinin öncelikle güzel bir manevi hayata sahip olması, kalben kendini doyuma ulaştırması gerekmektedir. Bunun en güzel yollarından biri ise Allah rızası için halis bir niyetle kurulan yuvadır.

AİLEDE MANEVİ HAYAT

Güzel bir yuva insanı pek çok açıdan tatmine ulaştıran, manevi olarak insanı doyuran bir kurumdur. Her şeyden önce eşler birbirine sabretmeyi, anlayış göstermeyi, birlikte hareket etmeyi öğrenirler ki bu da dinimizin bize emrettiği müsamaha, sabır ve istişare gibi kavramların yerine getirilmesi için temel hazırlar. Yuvasında Allah rızasını gözeten bir çift sosyal hayatında da manevi hayatında da huzuru daha kolay yakalar. Allah rızası için kurulan bir yuvada yine Allah Teala’nın rızasını gözeterek yapılan her davranış ibadet hükmündedir. Bu şuurda hareket eden bir çift de Allah’ın izni ile manevi hastalıklarından kurtulur ve huzurlu bir hayat sürer.

İnsanın evindeki, ailesindeki manevi hayatı bu sebeple oldukça önemlidir. Hepimizin bildiği üzere Allah Rasulü (s.a.v) “Gece kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran erkeğe Allah rahmet etsin. Eğer eşi kalkıp namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin. Gece kalkıp namaz kılan sonra beyini uyandıran hanıma Allah rahmet etsin. Eğer beyi kalkıp namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin” buyurarak ailedeki manevi hayatın önemine, eşlerin birbirine vesile olmasının gerekliliğine dikkat çekmiştir. Çünkü manevi hastalıkların insanı kuşatması halinde insanoğlu gerçekten meşakkatli bir yola girmiş olur. Bu yola hiç girmemesi içinse kendini hayra ve iyi işlere teşvik edecek birilerinin varlığı oldukça mühimdir. Bunun başında ise insanın ailesi, evindeki manevi hayatı gelmektedir.

AİLEDE BİRLİK HAYATTA HUZUR DEMEKTİR

Unutulmamalıdır ki yüce Rabbimiz kullarının dünya ve ahiret saadetini şuurlu bir kulluğa bağlamıştır. Bu sebeple Rabbimiz’i andığımız ölçüde huzur bulacağımızı ve görevlerimizi eksiksiz yerine getirmek sureti ile ilahi rızayı kazanacağımızı söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra Allah Rasulü “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir” buyurarak birlikte yapılan ibadetin daha efdal olduğuna dikkat çekmiştir. Dolayısı ile yuvada iki kişinin ve hatta çocukların ve varsa ailedeki diğer bireylerin bir araya gelerek yaptığı ibadetin çok daha faziletli olduğunu ve dinimizin bunu teşvik ettiğini söylemek yerinde olacaktır. Ayrıca Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de “(Önce) en yakın akrabanı uyar” (Şuara, 214) buyurarak insanın hayır işlerde ve tebliğde en yakınından başlaması gerektiğini bizlere bildirmiştir. O halde yapmamız gereken öncelikle yuvamızda birlik olmak, ibadete ve Rabbimiz’in rızasını kazanmaya hep beraber gayret göstermektir. Bu hususta başarılı olduğumuz takdirde toplum hayatında ve manevi hayatta huzura ulaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

Neden İlla Namaz?

Çocuklarımızı ne kadar sevdiğimiz sorulsa muhtemelen sevgimizi anlatacak herhangi bir ölçü koyamayız ortaya. Öyle çok seviyoruz ki onları, hayatımıza girdikleri andan itibaren geleceğe dair planlarımız, ümit ve hayallerimiz onlar üzerinden şekilleniyor. İyi bir eğitim almaları, nitelikli bir iş bulmaları ve nihayet huzurlu bir yuvaya kavuşmaları için elimizden geleni yapıyoruz. O kadar ki, kendi hayatımızı bir kenara bırakıp onlarınkini yaşamaya başlıyoruz. 

Allah’ın tertemiz bir kalp ve pırıl pırıl bir ruh ile gönderdiği evlatlarımız hayatın kötülüklerinden hiç etkilenmesin istiyoruz aynı zamanda. Güzel ahlak sahibi, Allah’ın rızasını kazanmış birer kul olmalarını arzu ediyoruz. Bu yüzden, kulluk vazifelerinde gösterdikleri en ufak bir çaba bile tarif edilemez bir mutluluk veriyor bize. Hele ki bu çabaları namaz kılma şeklinde başlamışsa, mutluluğumuz katlanıyor. Zira namaz Müslümanca bir hayat inşa etmenin en önemli basamağını oluşturuyor.

Temmuz sayımızın kapak dosyası sözünü ettiğimiz bu fikirden hareketle hazırlandı. Çocuklarımıza namaz kılmayı öğretme ve daha da önemlisi namaz bilinci kazanmalarını sağlama hususunda anne babalara önemli bilgiler aktaran yazıda, namazın onların hayatında hangi güzelliklere vesile olacağı anlatıldı. Evladının namaz kılıp kılmamasını dert edinen, bunun için emek sarf eden anne babaların istifade edeceğini düşünüyoruz.

İki mübarek geceyi içinde bulunduran bu ayda dualarımızın kabul olması dileğiyle, hayrınız bol olsun.

Namazlarınızı nasıl kıldığınıza dikkat edin eksikleriniz olabilir

Kimi zaman işlerimizi, alışkanlık haline getirdiğimizden olacak ki, alelade yaparız. Ve bunların içine ibadetlerimizi de dahil ettiğimiz olur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki,  ibadetler, bizlerin Allah’a kulluğumuzu gösteren en önemli fiillerdir. O’na yaklaşmak için vesilelerdir. Bu itibarla ibadetleri, alışageldiğimiz adetler gibi değil ayrı bir ihtimam ile yapmamız gerekir. Özellikle namazı mümkün olduğu kadar itidal üzere kılmalı, acele etmekten sakınmalıyız. Çünkü acele ederek rükünlerini tam yerine getirmemek, tazîme ve adaba aykırıdır. Namaz müminin miracı, Rasulullah’ın (s.a.v) tabiriyle “göz nuru”, kalp ve ruhunun sürûrudur. İnsanın, Allah’a en yakın olduğu böyle bir ibadet halini bir yük kabul edip onu acele ile adap ve erkanına tam dikkat etmeden bir an evvel bitirmeye çalışması, namazın manasını anlamaması, manevi ve ruhani zevkine erememesi demektir.

Namazınız sizden şikayetçi olabilir

Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: “İnsan namazını güzelce kılar, rüku ve secdelerini tam ve itidal üzere yaparsa namaz ona şöyle der: ‘Sen beni nasıl koruduysan Allah da seni korusun.’ Şayet namazı kötü kılar, rüku ve secdelerini eksik ve noksan yaparsa, bu sefer şöyle der: ‘Sen beni nasıl zayi ettin ise Allah da seni öyle yapsın.” Diğer bir hadisi şerifte ise, namazda huzur ve huşû’a kavuşma, tadil-i erkana riayet hususunda şu ölçü nazara verilir: “Sizden biriniz namaz kıldığı zaman veda eder gibi (yani kıldığı o namaz sanki son namazı imiş, bir daha namaz kılmaya ömrü yetmeyecekmiş gibi, tadil-i erkanına riayet ederek) kılsın.” Müslüman, namazını bu duygu içinde kılarsa, kolayca tadil-i erkana riayet edebilir. Kıldığı o namazdan büyük bir huzur duyar, manevi feyz alır.

Namaz hırsızı olmayın

Namazı eksik ve bilgisiz kılan, tadil-i erkana riayet etmeyen kimselere namaz hırsızı denmektedir. Bunlar, farzına, vacibine riayet etmeden acele ile kıldıkları namazlarının ucundan bucağından hırsızlık yapmış sayılmaktadırlar. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: “Bir gün Rasulullah (s.a.v) sahabelere, “Size namaz hırsızından haber vereyim mi?” buyurdular. Sahabeler “Ey Allah’ın Rasulü, kişi namazdan nasıl çalar?” diye hayretle sordular. Rasulullah (s.a.v) “Kişi, kıldığı namazın rüku ve secdelerini noksan yaptığı takdirde namazının hırsızı olmuştur” buyurdular.

Namazını üç kez tekrar etti

Yine Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: Bir adam mescide gelip rüku ve secdelerinde tadil-i erkana riayet etmeden bir namaz kıldı. Nebi (s.a.v) de onu gözetliyordu. Adam namazını bitirip geldi, selam verdi. Rasulullah (s.a.v) adamın selamını aldı ve “Git tekrar kıl, çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu. Adam gidip tekrar kıldı. Rasulullah (s.a.v) tadil-i erkana riayet etmediği için onu üç defa geri çevirdi. Bunun üzerine o adam “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, bundan daha iyisini yapamıyorum, bana öğret, ya Rasulullah” dedi. Rasulullah (s.a.v) bu adama namazı şu şekilde kılmasını tavsiye etti: “Namaza kalktığın zaman, güzelce abdest al, sonra kıbleye dön ve tekbir al. Kur’an’dan bildiğin sonra kolayına gelen bir yeri oku. Sonra rüku et ve azaların yatışıncaya kadar rükuda kal. Sonra başını kaldırarak iyice doğrul! Ardından secdeye git ve azaların yatışıncaya kadar secde halinde kal. Sonra başını kaldır ve azaların yatışıncaya kadar otur! Sonra tekrar secdeye git ve azaların yatışıncaya kadar secde hakinde kal. Bunu bütün namazlarda aynen böyle yap.”

Tadil-i erkana riayet etmek, iç huzurun yani namazın ne denli huşu ve edep içerisinde, Allah korkusuyla ifa edildiğinin göstergesidir. Bu ikisi birbirini tamamlayıcıdır. Zahiren edebine uygun yapılmayan ibadetlerin batının sıhhatli olması beklenemez. Peki bu açıdan bakıldığında namazla ilgili dikkat etmemiz gereken noktalar nelerdir?

Öncelikle bilmemiz gereken şey şu: Namazın, altısı namaz dışında, altısı da namaz içinde olmak üzere on iki farzı bulunur. Bu farzlardan namazın içinde olanlara aynı zamanda “rükün” da denilir. “Rükün”e namazın üzerine bina edildiği ana gövde diyebiliriz. Bir binanın temel, sütun ve direkleri sağlamsa bina sağlamdır; çürükse bina da çürüktür ve her an yıkılmaya hazırdır. Namazın farz olan rükünleri de binanın üzerine kurulduğu ana sütunlara benzer; bu rükünlerin sağlam olması, namazın sıhhatinin şartlarındandır. Birisinin düzgün olmaması namazın sıhhatine engel olur. Mesela namazda iftitah (başlangıç) tekbiri, kıyam, kıraat, rüku, secde ve teşehhüt miktarı oturmak farz olduğundan, bunların birinin eksik olması halinde namaz sahih olmaz.

Bu anlamda tadil-i erkanda; namazın rükünlerini rükün yapan temel davranışlardır. Bir başka ifadeyle namazın hakkını vererek kılmaktır. Namazda huşu ile tadil-i erkan arasında bir bağlantı vardır. Tadil-i erkan, namazı adap ve erkanına uygun bir biçimde; kıyam, rüku, secde, kavme, kaade gibi hareketlerin ve kıraat gibi okumalar ve duaların hakkını tam vererek kılmaktır. Tadil-i erkan, Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre vacip ise de İmam Ebu Yusuf’a göre farzdır. Yine tadil-i erkan Şafii mezhebince farzdır. Fıkıh alimleri tadil-i erkan deyimi ile, kılınan namazın şekil ve görünüş itibariyle eksiksiz ve olmasını kastederler. Bu durumda tadil-i erkanı da namazın ana çatısının içinde saymalı ve namazda tadil-i erkana riayet etmelidir.

Namazda tadil-i erkandan sayılan davranışlar özetle şöyledir:

1. Kıyamda dimdik durmak, sallanmamak, sağa sola eğilmemek. 2. Rükuda başı ve sırtı bir hizada dümdüz tutmak, dizleri kırmamak, avuçlar ile diz kapaklarını kavramak, kolları vücuda yapıştırmamak. Kadınlar, az eğilirler, ellerini kapalı olarak dizlerinin üzerine koyarlar. 3. Rükuda en az bir defa “sübhanerabbiye`l-azîm” diyecek kadar beklemek (3 defa söylemek sünnettir.) 4. Rükudan kalktıktan sonra belini iyice doğrultmak ve burada “sübhanallah” diyecek kadar beklemek. 5. Secdede alınla beraber burnu da yere koymak, kolları vücuda ve yere yapıştırmamak. Kadınlar kollarını vücutlarına ve yere yapışık koyarlar. Karınlarını da uylukları üzerine koyarlar. 6. Secdede en az bir kere “sübhanerabbiye`l-a`la” diyecek kadar beklemek (3 defa söylemek sünnettir.) 7. İki secdeyi birbiri ardınca yapmak ancak iki secde arasında “sübhanallah” diyecek kadar beklemek. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) bir hadisi şerifte, “Sizden biri, rüku ve secdelerde belini (tam olarak) doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz” buyurur.

ZELLETÜ’L-KARÎ NEDİR?

“ZELLETÜ’L-KARΔ NEDİR?
Kur’an, namazda kıyam halinde iken yani ayakta dururken okunur. Namazda, Fatiha’dan sonra okunması gereken asgari miktar, kısa bir sure veya kısa üç ayet veya buna denk bir uzun ayettir. Namazda kıraat ederken her rekatta okunan Fatiha suresini ve arkasından eklenmek üzere birkaç surenin iyi ezberlenmesi ve okuyuşlarda titiz davranılması gerekeceği bellidir. Bununla birlikte Kur’an okurken çeşitli sebeplerle okuma hatası yapılabilir.
Bu okuyuş hataları ve dil sürçmesi fıkıh terminolojisinde “zelletü’l-karî” olarak adlandırılır. Alimler okuyuşta yapılan hataların, kıraat şartının yerine gelip gelmediğine, dolayısıyla namazın sahih olup olmadığına etkisi üzerinde birtakım ölçüler getirmişlerdir. Burada tamamını zikretmek mümkün değildir ancak birkaç hatırlatmada bulunmak istiyoruz:

KIRAATTE GENELDE YAPILAN HATALAR

Kur’an-ı Kerim’in bir kelimesi kasten değiştirilir de, bununla mana değişmiş olursa, namaz ittifakla bozulur. Kur’an okunurken durulmayacak yerde durulsa alimlerin görüşüne göre namaz bozulmaz. Çünkü bunda da çoğunluk için bir güçlük vardır, herkes manayı bilip ona göre Kur’an okuyamaz. Ayrıca unutmak ve nefes kesilmek gibi hallerden de kurtulamaz. Bunun için “Lâ ilâhe” diyerek durduktan sonra “illallah” denilse veya “Kâleti’l-Yehudu=Yahudiler dedi” deyip durulduktan sonra “Uzeyrün ibnullahi=Üzeyr Allah’ın oğludur” diye başlanılsa, tercih edilen görüşe göre, namaz bozulmaz. Ancak ayetin manalarını bilen kimsenin böyle yapmaması gerekir.

Bir harfi başka bir harf yerine okumak manayı değiştiriyorsa ve iki harf arasında mahreç yönünden bir yakınlık da mevcut değilse, namazı bozar. Ama iki harf arasında mahreç yakınlığı bulunduğundan onları birbirinden ayırt etmek ve telaffuzda bu yüzden sıkıntısız okumakta meşakkat varsa, namazı bozmaz. Mesela (za) ile (dad), (sad) ile (sin), (ta) ile (te) gibi harflerin mahreçleri birbirine yakındır ve bu şekilde birbirine benzeyen harflerin bir diğerinin yerine okunması durumunda namaz bozulmaz. Fakat bazı alimlere göre bu iş kasten yapılırsa namazı bozar. Ama dil kayması sonucu olursa, namazı bozmaz.

Bir harfi olduğu gibi okumayıp kaldırmaya «hazf-i harf» denir. Hazfedilen harf manayı bozarsa, namaz bozulur. “câethüm” yerine “câehüm” okunur da “caet” fiilinin sonundaki (te) harfi hazfedilirse, mana bozulmayacağından namaz sahihtir. “lâ yüminûne” yerine “yüminûne” okunur da fiili olumsuz yapan (lâ) edatı hazfedilirse, mana bozulacağı için namaz sahih olmaz.

Eğer ayete bir harf ilave edilse, mana değişmiyorsa namaz bozulmaz. Buna mukabil, “Allahüekber” ifadesinin başına bir “e” harfi eklenecek olsa, anlam bütünüyle değişeceği ve inanç noktasından riskli bir anlam çıkacağı için namaz bozulur. Çünkü “Allahüekber” sözünün anlamı, “Allah en büyüktür” şeklinde olup başına “e” harfi eklendiği zaman “Allah en büyük müdür?” şekline dönüşmektedir.

Bir kelimeyi başka bir kelime yerine kullanmak: Değiştirilen kelime ile diğer kelime arasında mana yakınlığı ve Kur’an’da da yeri varsa namaz bozulmaz. Buna bir örnek verelim: “alîm” yerine “hakîm” ya da “gafur” yerine “rahîm” kelimesini koymak gibi. Bunların hem manaları birbirine yakın, hem de Kur’an’da yerleri vardır.

İki kelime arasında mana yakınlığı var, ama Kur’an’da o tür bir kelime yoksa, İmam Ebu Yusuf’a göre namazı bozulur. Buna bir örnek verelim: “tevvabîn” yerine “teyyabîn” okumak. Kur’an’da “teyyabîn” diye bir kelime yoktur.

İki kelime arasında mana yönünden bir yakınlık olmamakla beraber, küfrü gerektiren bir anlam taşıyorsa, namazı bozar. “Mümin” yerine “kafir” kelimesini koymak gibi. Çünkü “mümin” ile “kafir” arasında mana yönünden hiç bir yakınlık olmamakla beraber tamamen ters bir manaya yol açmaktadır.

Bir kimse namazda fahiş hata ile okuduktan sonra, dönüp yeniden düzgün şekilde okursa namazı caiz olur. Kıraat esnasında az veya çok miktarda ayet atlamakla namaz bozulmaz. Zammı süreyi okurken hata edilse ve o hatayı düzeltmek için baştan alınırsa sehiv secdesi gerektirmez. Ancak sure okunmasa veya yanlış baştan alınmazsa sehiv secdesi gerekir.

Şeddeyi ya da meddi terk etmek: Bilindiği gibi şeddeli bir kelimenin delalet ettiği mana ile aynı kelimenin şeddesizinin delalet ettiği mana arasında büyük fark vardır. Gerek iraba (hareke), gerekse şedde ve medde’ye çok dikkat etmek gerekir. Gerçi bununla namazın bozulamayacağı görüşünde olanlar vardır, ama aksini iddia edenler de az değildir.

Yapılan yanlışlığın namazı bozup bozmaması konusunda yukarıdaki yazılanlar esas olmakla beraber, her namaz kılanın bunları ayırt etmesi mümkün değildir. Yanlış okunan kelimenin benzeri Kur’an’da var mıdır veya mana bozulmuş mudur? Bunu herkes bilemez. Bu sebeple herkes, bilen bir hocanın dizinde en azından Fatiha’yı ve namaz kılacak kadar da zammı sureleri doğru bir şekilde öğrenmeli ve Kur’an talimine devam etmelidir.

NAMAZDAKİ KIRAAT HATALARIMIZ


İmandan sonra Allah Teala’ya karşı en önemli vazifemiz namazdır. Namaz, sayısız lütuflarından dolayı Allah Teala’ya şükran ve tazimlerimizi sunmak, kusurlarımızı affettirmek için kalbimiz, dilimiz ve bedenimizle birlikte yaptığımız bir ibadettir. Rasulullah’ın (s.a.v) ifadesiyle dinin direği olan namaz, sıkıntılı zamanlarda sığınak, sevinçli zamanlarda şükür makamıdır.

Namaz bu denli önemli bir konumda olduğundan fıkıh kitaplarında namaz konusunun üzerinde çok fazla durulmuş ve namazın ön şartı olan temizlik bahislerinden hemen sonra bu konuya geçilmiştir. Bunun sebebi, namazın müminin ve sahip olduğu imanın bir şiarı, sembolü oluşundandır. Kur’an-ı Kerim’de müminlerin özelliklerinin bahsedildiği ayetlerde, onların namazlarını huşu içerisinde ve tastamam kılmaları bildirilmiştir. Namazı tastamam kılmak, kıyam, kıraat, rükü, secde gibi rükünlerini, Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) tarif ettiği üzere yani sünnet üzere eda etmek keyfiyetinde olur.

KIRAATİMİZ DOĞRU OLMALI

Rükü, secde ve oturuş gibi rükünleri eda noktasında çok fazla sıkıntı yaşanmaz. Çünkü bu yerlerde okunan tespihler hem kısadır hem de buralarda riayet edilmesi gereken duruş şekilleri hemen hemen herkes tarafından üç aşağı beş yukarı doğru yapılmaktadır. Ancak Kur’an okuma alışkanlığımızın zayıflamasının bir tezahürü olacak ki, namazda kıyam esnasında yani ayakta iken yapmış olduğumuz kıraat yani Kur’an okuma noktasında eksiklerimizin olduğu aşikardır.

Hatalı Kur’an okunmanın ilk ortaya çıkışı Rasulullah Efendimiz (s.a.v) zamanında görülmüştür. Adamın biri Hz. Peygamber’in huzurunda bir dil hatası yapmış ve bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) “Kardeşiniz hata yaptı, onun yanlışını düzeltiniz buyurmuştur.”
(İbn Cinni, el-Hasais, 1/108)

AYETİ YANLIŞ OKUYUCUNCA

Hz. Ömer (r.a) döneminde bedevinin biri sahabilerin yanına gelip, “Bana, Hz. Muhammed’e (s.a.v) indirilenden bir parça okuyacak olan var mı?” deyince oradakilerden biri, Berae suresinin ilk ayetlerinden okumaya başlamış ancak daha ilk ayette “Rasulehu” diyecekken bu kelimeyi “Rasulihi” diye esreli okumuştur. Bunun üzerine Arapçayı fasih bilen ve konuşan bu bedevi, kelimeyi bu şekilde okumadan kaynaklanan mana kaymasını anlayarak, “Allah Teala Peygamberinden de mi uzak?! Eğer Allah Peygamberinden beri ise ben de beriyim!” demiştir.

Bu haber Hz. Ömer’e (r.a) ulaşınca bedeviyi yanına çağırtmış ve ona, “Ey bedevi! Sen Allah’ın peygamberinden uzak mı olduğunu söylüyorsun?” demiş bunun üzerine bedevi ona şöyle cevap vermiştir: “Ey müminlerin emiri! Kur’an-ı Kerim’den ezberimde de bir şey yoktu, yani bilmiyordum. Kur’an’dan bir parça bir şey okuyabilecek olan var mı?” diye sordum, adamın biri bana Berae suresinden okumaya başladı ve ilk ayette “Rasul” kelimesini esreli olarak “ve Rasulihi” şeklinde okudu. Ben de, ortaya çıkan manadan ötürü “Eğer Allah, rasulünden uzaksa ben de uzağım” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), “Ey bedevi, bu senin zannettiğin gibi değil!” dedi. Bedevi, “Peki ya nasıl?” diye sorunca Hz. Ömer (r.a) ayet-i kerimeyi doğru şekliyle okudu. Bedevi de, “Vallahi ben de Allah ve Rasulü’nün uzak olduklarından (müşriklerden) uzağım” diye karşılık verdi. Bu hadiseden sonra Hz. Ömer (r.a) Kur’an-ı Kerim’i ancak lügati yani dili iyi bilen kişilerin okumasını istemiş ve ayrıca Ebu’l-Esved ed-Düeli’ye de (r.a) kelimelerin cümle içindeki konumlarını belirleyecek olan ilmi yani nahiv ilmini oluşturmasını emretmiştir.